Total Pageviews

Tuesday, 23 December 2014

ABOUT / HAKKIMDA

DOĞAN ŞAHİN
GSM: 0538 463 2648
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Tercüman Bilirkişi

Sertifikalar/Kurslar:

World War 1: A History in 100 Stories-University of  Monash AUSTRALIA- Future Learn 2015

World War 1: Empire -University of Exeter  UK- Future Learn 2015

World War 1: Aviation Comes of Age - Birmingham University UK - Future Learn 2015

World War 1: Changing Faces of Heroism -University of Leeds UK- Future Learn 2014

World War 1 : Trauma and Memory -Open University UK Future Learn  2014

NAATI Profesyonel Mütercim/Tercüman /Avustralya 1986

Göç ve Vatandaşlık Hukuku 2002 Sydney

Medya İlişkileri ve Lobicilik 2000 Sydney

Usul Hukuku 1989 Sydney

Güvenlik 1990 Sydney

Hukuk Konularında Dilbilim 2004 Sydney

Mütercimlikte İş Ahlakı Sorunları 2004 Sydney

Çocuk Nörolojisi Otizm Bozuklukları Cerrahpaşa Tıp  Fakultesi


Çeviri/ Makale / Kısa Film / Kitap/ Etkinlik


1. Dunya Savaşında Savaş Esirleri -Kitap, Ozan Yayıncılık, Istanbul ( Yayıncıda 2015)

Eceabat Anadolunun Kilidi- Kitap-Eceabat Kaymakamlığı ( İngilizcesi Eser Sahibi) 2012

Cultural Connections Festival -Organizasyon/ Fethiye Kayaköy 2013

http://www.youtube.com/watch?v=X5SkKyQqJ4g

Alaturka Journal - Çeviri-Makaleler 2011/2012

Kocatepe Gazetesi Afyon Dizi Yazı WW1 Savaş Esirleri 2008

Assostan Öte paşaköy Kısa Belgesel- Yapımcı 2009 ( 2 Bolum)

http://www.izlesene.com/video/assostan-ote-pasakoy/1481075

www.metacafe.com/watch/.../assostan_te_pa_ak_y_ii/ 

The Black Fortress of Opium Kısa Film Afyonkarahisar/James Bayliss Smith -Prodüksiyon 2009

http://vimeo.com/6417972

Çanakkale 1915 Dergi Çeviri/Makaleler 2008-2010

http://www.gallipoli-1915.org/

B-Magazine-Makaleler-Çeviri 2005-2008

İskele Meydanı-Makaleler-Çeviri 2005-2007

Emlak Dergisi-Çeviri 2006-2007

İzmir Gözlem Gazetesi-Çeviri 2007

Deliler Teknesi- Çeviri 2007

Aykırı Sanat- Çeviri 2005-2007

Babamın Bilmediği Her şey-Roman-Elya Yay.İst. 1999

Harem(N.M Penzer)Çeviri Kitap Say Yay.İst. 2000

Kübadan Gece Notları(Ali Aktaş)Kısmi Çeviri-Syd.1998

Otizm Bozuklukları 7 Kitap-Çeviri Cerrahpaşa Tıp1995

Turkish News Weekly Makale ve Çeviriler Sydney

Yeni Vatan Makale ve Çeviriler Sydney

Dünya Gazetesi Makale ve Çeviriler Sydney

VANGUARD- Queensland Üni.Çeviriler Avustralya

Antoloji.Com Şiirler Türkiye

Real Estate TV Röportaj 2006-İngiltere

Kent TV Röportaj 2006-Turkiye

Bodrum Belgeseli-Oyuncu 2004-Bodrum

Profesyonel Kurum Üyelikleri/Geçmiş AUSIT (Avustralya Mütercim Tercümanlar Enstitüsü ITIA (İrlanda Mütercim Tercümanlar Derneği) ATGC (Avustralya Türk Gazeteciler Cemiyeti) IoL (İngiliz Dilbilimciler Enstitüsü)

İş Geçmişi

Fethiye -Mugla Adalet Komisyonu Bilirkişi Tercuman
Çanakkale - Mutercim Tercuman
Afyonkarahisar Mütercim Tercuman
JT International Tütün Ürünleri Tercuman
TR Emlak Kanalı Tercuman
BMagazine Tercuman
Bodrum Emlak Guide Tercüman
İskele Meydani Magazin Yazar
Avustralya Federal Polisi Mütercim
İş Bulma Kurumu Avustralya
Royal Melbourne Hastanesi Mütercim Melbourne
Türk Konsolosluğu Tercüman Melbourne
VITS (Viktorya Tercüme) Melbourne
Konferans Tercümanları Melbourne
Ankara Üniversitesi TÖMER Öğretmen
Eğitim Bakanlığı Y.Öğretmen Avustralya

Kariyer Basamakları

Kraliyet Melbourne Araştırma Hastanesi Mütercim Melbourne
Habitat Konferansı Norveç Başbakan/Dış İşleri Bakanı Mütercimi-IST
İzmir Uluslararası Ticaret Fuarı Romanya Bakanlar Komisyonu Mütercimi
OECD Çevre Konferansı Mersin Simültane Mütercim Mersin

Friday, 7 February 2014

Nereye Kadar Çağdaşım?


Nereye Kadar Çağdaşım? Çağdaşlaşma adına girişilen hareketlerin kökenleri 16. yy sonlarına kadar dayanır. Özü itibarıyla bu hareketler Osmanlı’da ortaya çıkan ve sosyalizmden liberalizme kadar denenen modernleşme çabalarıyla yakinen bağlantılıdır ve 17. yy Avrupa Rönesans/aydınlanma ve dönem itibarıyla adeta moda haline gelen uluslaşma hareketleri ve felsefi akımlarından etkilenmiştir. Şu anda içinde bulunduğumuz sıkıntılar büyük ölçüde 300 yıl kadar önce başlayan bu çabaların doğal ürünüdür. Sıkıntılarımızı aşmak ise ancak bu tarih sürecini bilmekle, değişimi özümseyip ve aşmakla mümkündür. Ancak, ne yazık ki günümüzde de süregelen ve kendisi gibi düşünmeyeni dışlama, aşağılama ve baskı altına almak ve bunu yaparken de devlet (Militarist) otoritesini kullanmak “Çağdaş” hedeflere ulaşmayı hep engellemiş, engellemeye devam etmektedir. Yani bir tür “Modern” yobazlık. Açıktır ki, ısrarla halklara dayatılmak istenen bu çağdaşlaşma ”ideolojisi” dünyanın devinimine ayak uydurmamıza yetmemektedir. Buna örnek olarak da yıllardır aralarına katılmak istenen ve benzemeye çalıştığımız AB nin ülkemize takındığı tavır verilebilir. Yani Türkiye’ye biçilen “çağdaşlık” kaftanının ilham kaynağı ile sürekli bir çatışma halindeyiz ve ülkemizin somut (öznel) durumunu irdeleyip gidişata uyarlamaktansa aşağılık duygusu içerisinde onları taklit etmeye devam etmekteyiz. Kesin olan şudur ki “çağdaş” yanlısı “aydınlarımız” sürekli olarak aşağılanmalarına rağmen Batının kuyruğundan ayrılmamaktadır. Osmanlı klasik döneminin sonları olarak kabul edilen 17. Yüzyıldan itibaren (624 sene; 1300’lerden 1900’lere kadar devam eden bir devlet) karşı karşıya olduğumuz temel problemler günümüzdeki sorunların da kaynağıdır ve artarak, Batının gelişimini durmaksızın devam ettirdiği her dönemde katlanmıştır. Siyasi açıklamalar bir yana, aslen sorunumuzun kaynağı sosyo-ekonomik olup Batı toplumlarında tarım toplumundan teknolojik ilerlemeye geçişin bizde yaşanmamış olmasıdır. Açıktır ki, Cumhuriyet döneminin bütün yenilikçi hareketlerine rağmen Osmanlı döneminden beridir süregelen ve tarım toplumuna dayanan ekonomik yapımız endüstriyel yapıya dönüşmemiş, toplumsal işbölümü ve şehirleşme, kaynakların dağılımı, otoritenin şekli, dayanışma ve kültür gibi olgularda dişe dokunur başarı elde edilememiştir. Çağdaşlaşma deyince anlaşılan şey toprak reformu, sanayi toplumunun yaratılması, vergilendirmede ve hukukta adalet anlaşılmaktayken, yaklaşık yüz yıldır belirli bir model içinde ülkeyi yönlendiren fikir sahipleri bir çıkmaza girmişlerdir. Öncelikle, Emperyalizmin kıskacından çıkmak için yapılan Kurtuluş savaşımız ve takiben de Cumhuriyet ilanıyla beraber tek bir kalıba sokulmak istenen Osmanlı dönemi çok sesli idari yapılanmasını incelemek gerekir. Osmanlılar 14. Yüzyıldan itibaren (İstanbul’un fethinden bile önce Balkanlar ve Rumeli’nin kontrol altına alınmış ve tabanın çoğunluğunun Hıristiyan olması gerçeği) ırk, dil ve renk esasına dayanmayan çok pratik bir idare sistemi kurmuşlar. Yani her şey vergiye bağlı; insanlar hiçbir farklılık gözetilmeden mekanizmanın bir parçası olmuşlar. Buna Osmanlı sisteminin halklara hoşgörü ve tahammülü diyebiliriz, ki bu toplumsal açıdan en mühim olan şeydir ve sistemi korur. Bu şekilde sistem korunurken, sistemi koruyan güçlü askeri yapı yine bu kaynaktan beslenir ve hukuk sistemi dönem itibarıyla çağdaşlarından daha ileridedir, daha adaletlidir. Başka medeniyetlerin sistemlerine baktığınızda olarak Roma İmparatorluğu’nun başlangıç dönemi benzerdir ki bu da çok doğaldır; her iki medeniyet de hemen aynı diyebileceğimiz coğrafyada aynı problemlerle karşı karşıya kalmışlar, farklı dinlerden ve kültürel geçmişten halkları bir sistem içerisine dâhil edebilmişlerdir. Bir tür pota. Günümüzde bu sistemi taklit edenler arasında Amerika, İsrail ve Avustralya (Multiculturlism) sayılabilir. İlk örneği Osmanlı vermiş. Açıktır ki, başarıya ulaşmış bir endüstri toplumunda başarı küresel oluşumla paralel ve idareye demokratik katılım sağlayan halk eliyle gelir. Bunun aksine, tarım toplumlarında sosyo-ekonomik kültür, halkın dışlanarak bir zümrenin oluşturmaya çalıştığı değerlere dayanır. Yani, mekanizmaları elde tutan zümre toplumdan ayrı ve uzak bir düşünce modeli oluşturur ve bunun üzerinden değerleri kendisinden farklı olan toplum yönlendirilir. Kaynakları kontrol eden bu zümre siyasi otoriteyi sürekli kılarak (statüko) belirli bir takım amaçlara yönlendirilince, toplum tarım toplumu özelliğini değiştirememiş demektir. Tarım toplumlarında endüstri toplumlarında görülen rekabet hukuku, piyasa konjonktürü ve eşitlik olguları yoktur. Cumhuriyet elitlerinin en baştan beri yaptığının da bu olduğu ve iktisadi hayatı ve kaynakları ve dolayısıyla siyasi sistemi tamamen elde tutmak isteyen, bu yolla da toplumu dönüştürmek isteyen bir zümrenin olduğu söylenemez mi? Gelmiş geçmiş siyasal iktidarların ülke gelirlerinin paylaşımını piyasa kurallarına göre değil de, otorite gölgesinin altında icra etmesinin temel nedeni ise devrimlerle elde edildiğine inanılan kazanımlara karşıt ortaya çıkması muhtemel bir güç korkusudur (karşı devrim). Öyle ki, süreç içerisinde biriken sermayenin yarattığı zenginleri devletin bizzat saf dışı etmekte beis görmediği bilinen bir gerçektir. Bilindiği gibi endüstri toplumlarının en önemli özelliği bireysel beceri ve çalışmayı temel alarak ilerlemek iken ülkemiz yapısında ahbap çavuş, akraba ilişkileri, tepeden inme atamalar ve siyasi yandaşlık, belirli bir zümrenin otoritesine dayalı paylaşım ve idare mekanizması daha önde olagelmiş ve birçok aydın tarafından eleştirilmiştir. Piyasa koşullarının (kısmen özelleştirmeler yoluyla) gelişeceği ve ekonomik (sosyolojik-siyasal) yapının değişeceğinden korkan belirli bir zümre piyasa mekanizması içinde palazlanan orta ölçekli ve büyük işletmelerin kurulmasını kendilerine (devrime) tehdit olarak kabul etmektedir (Anadolu kaplanları örneği). Burada dikkat edilmesi gereken nokta Türk çağdaşlaşma değerler dizisinin geldiğimiz aşamada ülkeyi tarımsal yapıdan çıkaramamış, endüstri toplumu olmasını sağlayamamış, aksine siyasal tercihler nedeniyle birçok yönden tarım toplumu “köylü” olarak kalmasını istemiş olduğudur. İşte Türkiye’de yaşanılan başarısızlık, tüketilen bu tutucu anlayışın da başarısızlığıdır. Denilebilir ki, başarılı bir sistem özgür vatandaşlara bireysel ve siyasal katılım hakları tanıyan, toplumsal refahı getirmeyi becerebilmiş sistemdir. Vatandaşlarına refah sağlama gibi birincil bir ödevi yerine getiremeyen bir mekanizmaya karşı ise güvensizlik oluşması, yozlaşma başlaması, sistemin kokuşmaya başlaması, silah ticareti, hırsızlık, çeteler, havadan para kazanma, rüşvet, uyuşturucu pazarının artması en doğal sonuçtur. Türkiye’de de olan budur ve ne yazık ki bütün bunlar halkını tatmin edemeyen sistemlerin kendi kendine ürettiği sonuçlardır. Çünkü söz konusu insani haklarını elde edemeyen halk aidiyet duygusunu zamanla yitirmiş, onlarca etnik kökenden halkın kurduğu ülkede üst kimlik inşa edilememiş, sistem kuruluş amacında belirlenen meşruiyetini yitirme durumuna sokulmuştur. Bunu da, haksız olarak, halkın anlaması beklenmiştir. Bir ulus inşa etmek demek matematik hesaplara dayanan ve halk tarafından özümsenen bir yapısal oluşturmak demektir. Cumhuriyetin kuruluşu itibarıyla ülkemizde Osmanlıdan gelen kimlik tanımı ret edilmiş, daha seküler bir formüle da-yalı milli kimlik kalıbı inşa edilmek istenmiş, kültürel bir kimlik yerine anayasal varoluş tercih edilmiştir (tabii ki burada Alman faşistlerinin Rusya’ya karşı engel olmak amacıyla ülkemiz aydınlarını örgütlemesi ve milliyetçiliği kışkırtması unutulmamalıdır). Yani topyekûn bir yenilenme söz konusudur (Oysaki insanlar kültürleriyle ve tarihleriyle yaşarlar-tıpkı Avustralya’da yapmaya çalıştığımız gibi). Cumhuriyetle beraber, insanlığın oluşumundan beridir var olagelen dinsel motifler, tabii ki iyi niyetli olduğunu düşündüğüm bir zümre eliyle önceliklerini kaybetmişler, Osmanlı düzeninden beridir elde olan toprakların korkunç bir paylaşımla kaybı ile ve en son kalan bir miktar toprak üzerinde yurt sevgisine dayalı bir yapı oluşturulmak istenmiştir. Bu şekilde, 624 yıldır süregelen üst kimliği sağlamlaştıran unsurlar yeni zümre tarafından köktenci bir anlayışla ortadan kaldırılmaya çalışılmış, bu ise kısa süre sonra (1950 lerden itibaren) toplumsal bilincin hoşnutsuzluklarının artmasına neden olmuştur. Bu hoşnutsuzlukların en önemlisi ise Kürt kimliği sorunudur ( yeni yaratılmaya çalışılan tarih bilincinin sadece Çanakkale savaşlarını öne çıkardığı gerçeğini görerek ve Filistin, Suriye ve Kanal ve sair cephelerde toplumsal aidiyet adına, İngilizler eliyle kanlarını bu topraklara veren Arap, Tatar, Yezidi, Kıpti, Türk, Çerkez vs. kanlarının yeterince dikkati değer şekilde onurlandırılmadığını düşünürken). Yukarıda özetle izah etmeye çalıştığım mekanizma sorunundan kaynaklanan ve kesinlikle İngiliz-Amerikan kışkırtmasına da maruz kalarak, ve aydın/elitlerimizin yetersizliği/öngörüsüzlüğü nedeniyle ortaya çıktığına inandığım kanlı ayrılıkçı faaliyetlere de bakıldığında ekonomik ve siyasal sonuçların ne denli vahim olduğu ortadadır. Ortada bir Kürt sorunu olmadığı, sorunun bir terör sorunu olduğu, hoşnutsuzluğun dışavurum yöntemleri dikkate alındığında, ilk aşamada kabul edilebilir bir çıkarım olsa da sorunun bence en önemli bir nedeni de yukarıda özetlemeye çalıştığım “yeni bir ulus” inşa etme çabalarındaki yetersizlikte ve doğal başarısızlıkta yatmaktadır. Cumhuriyet sonrası elde kalan topraklardan Türkiye’nin Güney Doğu’sunun ilkele yakın durumu, işsizlik, çatışmalar, eğitim olanaklarının kısıtlı olması, yol ve elektrik sorunları, sağlık sorunları, iktisadi işletmeler ve üretim olanakları vs. dikkate alınırsa, “Yeni Sisteme” olan güvensizlik biraz daha anlaşılacaktır. Daha düne kadar katı bir şekilde uygulanılan alt kimlik politikası (ki ülkemiz alt kimliklerinden en büyük nüfusa sahip olanıdır) Kürt kültürel kimliği ile ilgili faaliyetlerin baskı altında tutulması yeni mekanizmanın karşı devrim olasılığı temelinde diğerlerine “güvensizlik” olgusunun dışavurumunun bir diğer yönüdür. Doğaldır ki yoğun nüfusa sahip Kürtlere karşı bu “şüpheci” yaklaşımların nedenleri Kürtlerin ilk fırsatta bağımsızlıklarını ilan edecekleri inancıdır (bkz.1937 tarihli Sadabad Paktı 7. maddesi). Bu maddede Türkiye ve Irak karşılıklı olarak “hükümet rejimi bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler de ya da örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmesini engelleme” sözünü vermiştir. Çünkü o dönemde ülkemizde “ tek ulus” ulus inşa etme politikası uygulanıyordu. Bu Irakta da böyleydi ve Kürtler sayısal olarak potansiyel engel durumundaydılar. Yok edilmeye çalışılan Osmanlı üst kimliğinin yerine konulmak istenen kimlik 624 yıllık ortak geleneklere sahip halkların hemen anlayabileceği bir olgu değildir. Bizler bile ancak 80 kusur yıl sonra bir takım çıkarsamaları yapabilecek bilince ulaştık ki bizler eğitimli insanlarız. Bu bağlamda benim bu yazılarım kendisini bugüne kadar Sosyalist olarak tanımlamış birinin özeleştirisel yaklaşımı olarak kabul edilmeli, öyle okunmalıdır. Adeta dayatılan yeni üst kimlik karşısında zayıf düştüğünü düşünen alt grupların kimliklerinden kaynaklanan kültürel değerleri yaşatma güdüsüyle tepki göstermeleri doğaldır, yoksa neden insanız ki? Yani, seküler yapıdaki yeni sistemde hâlihazırda halklar arasında var olan bağların ve Hilafetin reddedilmesi, yeni kimliğin kabulünü zora sokmuştur. Çünkü bu olgular farklı etnik kökenden gelen Müslümanları birleştirici özellikteydi. Devrimleri halkın yaşamına mal etme zorlu çabasından kaçınılmış (tembel davranılmış), oligarşik bir sistem memleketteki demokratik gelişmeyi bir lider (Kemalizm’in mitleştirilmesi gibi) sistemine çevirmek isteyenler tarafından bilerek istismar edilmiştir ve Anadolu tarım toplumu aşağılanmış, yepyeni bir eğitim sistemine muhtaç ve adeta hiçbir geçmişi olmayan yeni yaratıklar olarak algılanmıştır. Osmanlı döneminde farklı dinlere mensup halklarla beraber yaşama tecrübesine sahip, onlarla kız alıp vermiş! Türkler, “Yeni Cumhuriyet” ile beraber din karşıtı, Fransız usulü milliyetçiliği taklit etmek isteyince de İslamiyeti Türk/İslam öğesi haline dönüştürmüşlerdir. İşte sorunların temelinde bu Batı taklitçiliği yatmaktadır. Yani 624 yıllık gelenekler bir anda Fransızlaştırılmak istenmiş, tabii halk ta buna kaba tabirle “Fransız” kalmıştır! Bir düşünün; 624 yıldır ortak bir yurt, ortak mitler ve toplumsal bellek, ortak bir kamu kültürü, herkes için aynı oranda geçerli hak ve görevlere sahip insanlar yeni tezle beraber bu ortak yapılanmayı ret etmeye çağrılmıştır. Özellikle de ortak Tarih belleği “Türk “ olarak yeniden yazılmak istenmiştir. Bu da İslamiyet öncesi tarihe vurguyla, Güneş Dil Teorisiyle ifade bulmuştur. Ne var ki bu yöntem sonunda çatışmaya neden olmuştur. Çünkü tarih kişilerin kimliklerini sonsuzluğa kadar götüreceğine inandıkları bir değerler aracıdır. Tüm insanlığın temel yaşam dinamiklerini, “sonsuzluk” konusunda algılarını tarihin penceresinden gördükleri ve buna özel ve ilahi bir önem atfettikleri gerçektir. Bunu en güzel ifade eden tarihi şahsiyetlerden birisi de Atatürk olup bu konuda “Çocukları çok severiz. Çünkü çocuklar bizim devamımızdır. Her çocukta biz, ebediyete doğru uzanıp gitme isteğini buluruz„ demiştir. Atatürk’ün bu sosyo-psikolojik duyumsamalarını “Ey Türk Gençliği„ diye başlayan güçlü hitabetinde Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa görevini Türk gençliğine etmekle ifade ettiğini hatırlayınız. İzmir’de iktisat kongresi sırasında kendisine karşı yapılan suikast girişimi planının ardından “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti ( yani “çocuğu„) ilelebet yaşamaya devam edecektir“ demesi ortak geçmiş ve gelecek oluşturma ülküsünün en bariz ifadesidir. Yukarıda anlatılan sosyolojik-iktisadi elit-aydın yetersizlikleri nedeniyle, yaratılmaya çalışılan bu yeni resmi Tarih yüzyıllardır süregelen ve toplumsal bellekte yer edinmiş, toplumun ilham kaynağı olan tarih bilincini etkisiz kılamamış ve otoritenin belirli bir zümresinin dayatmak istediği tarih anlayışı ile çatışmaya girmiştir. Otorite sahibi “çağdaşlaşmacı “ elit zümre bürokrasiden tutun eğitime kadar kamusal olan her şeyi bu yeni yaratılmak istenen kültüre monte etmiştir. Temelde Batı taklidi olan bu kültür Anadolu halklarına yabancıdır ve hatta o ana kadar “Düşman” gördüğü istilacı kültürdür. Yeni kültürün dayattığı şey Osmanlı döneminden gelen köklü geleneğin izlerinin tamamen silinmeye çalışılması, en azından büyük oranda değiştirilmesidir. Bu da pratikte bir takım sorunlar ortaya çıkarmıştır. Örneğin dinsel veya kültürel bir nedenle birçok insanın kabul ettiği giyiniş tarzı kamu alanı adına sınırlandırılmıştır. Özellikle üst düzey bürokrasinin ve halkın yaşam, giyinme, yeme-içme gibi konularda farklı kültürlere sahip olduğu açıktır. Ancak, kamu alanında gerilim ve çatışmanın sürekli ve doğal olmasına rağmen yönetici elit oligarşik hale dönüşüm eğilimi gösterir. Bu nedenle devlet ve sivil toplumun arasında tarafsız, uzlaştırıcı bir siyasal sistem ihtiyacı doğdu. Diğer yandan ülkedeki herkesin faydalanabileceği bir ekonomik Pazar ihtiyacı da vardır. Ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan insanlar bu ortak pazara katılımları oranında ortak değerleri somut hale getirirler. Ülke ortak pazarının bir coğrafyayı herhangi bir nedenle dışlaması durumunda bu kesimler tepkilerini hemen siyasal tercihler vasıtasıyla ortaya koyarlar. Ne yazık ki ülkemizde ortak pazar bütün olanaklarıyla ülkenin her kesimine eşit olarak yayılmamıştır. Ülkenin hangi bölgelerinde hangi devlet kurum ve imkânlarının yoğunlaştığı vatandaş için önemlidir. Bu kurumlar, iletişim araçları, sanayi yatırımları, istihdam yaratan işletmeler, bankalar, okullar, hastaneler, elektrik idareleri vs. gibi bütün etmenlerdir. Ülkemizde görüldüğü şekliyle Batı Anadolu ortak Pazar anlamında gelişmişken, olanaklardan yeterince faydalanamayan Doğu’lu vatandaş pazarın bulunduğu tarafa doğru göç etmeye başlamıştır. Yani Vergi toplama, askerlik gibi talepleri olan devlet buna paralel olarak sağlık ve eğitim olanakları, iş imkânları gibi pozitif ilişkileri yansıtamamıştır, buna karşın halk toplumsal yaşamla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmede gönülsüzleşmiştir. Bu da sonunda terörü doğuracaktır. “İnsan“ olma kökenli, Osmanlının kavradığı ve saygı duyduğu dinin toplum üzerindeki etkili rolü “çağdaş sistemin” çözemediği ve hatta sorun haline getirdiği bir diğer olgudur. Burada önemli olan nokta geçmişte dinin devlet kültürüne önemli oranda katılımcı olması geleneğidir. Bu nokta iyi değerlendirilmelidir. Haçlı seferlerine kadar giden toplumsal bellekte, Batı Hristiyan toplumlarına karşı ortak bir savunma güdüsü olduğu bir gerçektir (Selahaddin Eyyubi bir Kürt Sultanıdır). Günümüzde de bu güdünün neden hala var olması gerektiği Batının çeşitli ideolojiler ve gerekçeler ile hala yapmakta olduğu saldırılar karşısında alınması gereken tavırla izah edilebilir. Yüzyıllar boyunca Anadolu Müslümanları yayılmacı Hıristiyanlığa karşı (Halifelik) engel olma görevini yapmıştır. Aynı şey Batı Hıristiyanları için de geçerlidir. 1683’teki Viyana Kuşatması’na kadar olan dönemde savaşlar ve sair ilişkilerin Batının kimliğinin tanımlanmasında rol oynadığı kesindir. Yeni Türk sisteminin aniden ve radikal bir şekilde dinsel alanı sınırlayan uygulamaları doğal ve bellekten kaynaklanan bir tepki doğmasına yol açmıştır ve halk yeni uygulamaları anlaşılmaz ve kabullenilmesi güç şeyler olarak görmüştür. Geldiğimiz noktada “laiklik” olgusu olumlu getiriler yanı sıra, Anadolu halkları nezdinde önceden görmemiz gereken ancak ne yazık ki göremediğimiz olumsuzluklara yol açmıştır. Çünkü halk gözünde alternatif olarak öne sürülen Bilim yeni inşa edilen ulusun ekonomik, kültürel, toplumsal kimlik, sosyal sorunlarına karşı herhangi bir çözümleyici etki, ne yazık ki, yeterince gösterememiştir. Cumhuriyet ve çağdaşlaşma sadece bir takım ideallerden öteye gidemiyordu. Temelinde sağlıklı bir şekilde kurulamamış olan ve insanın vicdanı ile ilgili bir değerler kümesi olan bu ilişki günümüz aydınlarının en önemli ve sonuç tayin edici sorunudur. Bence Çağdaşlaşma hareketi onlarca yıldır vurguladığı halk egemenliğini günümüzde sağlama yolunda önemli adımlar atmıştır ve demokrasi artık yavaş yavaş toplumsal bellekte yer edinmeye başlamıştır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tek parti baskısı haline gelmesi olgusu artık halk tarafından değerlendirilebilmekte ve Cumhuriyetin demokrasi anlamında ne olduğu yavaş yavaş anlaşılmaktadır. Tek partinin (CHP) varlığının kaçınılmaz olduğunu çünkü toplumun henüz demokrasiye hazır olmadığını, emperyalist saldırılar karşısında tek ulusal cephenin kurulmasının gereğini anlayabilirim. Ancak, ilk demokratik çok partili sistem denemelerinin neyle sonuçlandığına bakıldığında, günümüzde yeni partilerin iç ve dış rejim karşıtlarının yuvası olması ki bence gereksiz bir kaygıdır, endişesi hala sürmekte. Tek parti yönetimi 1950’lere kadar devam eder. Çağdaşlaşma hareketinin en ileri uygulamaları da elbette bu dönemde yapılmıştır. Tek kontrol mekanizması CHP grubudur. Bu aşamada aydınların (elitler) rolü önemlidir. Ancak, Batı tarihinde aydınlar inandıkları gerçekleri canları pahasına savunmuş iken, kendi tarihimizde aydınlarımızın buna benzer tavırlarına örnek vermek zordur. Sorunun temelinde toplumun tenkide karşı tahammülsüzlüğü ve Türk aydının kolayca temel inançlarından cayabilme becerisi yatmaktadır. Türk aydını bir türlü “bağımsız” olamamıştır. Aydınların da iktidarlarla kimi zaman barışık, kimi zaman kavgalı ve her zaman muhalif olmaları gerektiği düşünülürse, ‘bağımsız’ tanımının önemi daha iyi anlaşılır. Sözünü ettiğim ‘bağımsızlık’ öncelikle devletten ve/veya tekellerden, yani güç odaklarından, egemenlerden bağımsızlıktır. Bizde ise tam aksidir ve bütün bu anlatılanların ışığında çağdaşlaşmanın demokrasi sorununu “kendi aydınlarını“ üreterek aştığından söz edilebilir. Aydınlar öncülük yapan bir sınıf ve bu sınıfa ne olursa olsun uyan bir toplum modelini benimsemiş ve demokratik haklar konusunda talepte bulunmamışlardır. Bunun en güzel örneğini en son seçimlerde yaşadık, yaşamaktayız. 1950 sonrası demokratikleşme konusunda ise şüphesiz öncelikli olaylar askeri darbelerdir. Darbe düzeni olması gerektiği düşünülen noktaya yeniden çekme ayrımcı eğilimidir ki halkın çocuklarından oluşan askerler kullanılarak, ona dayanılarak yapılır. Nitekim bütün darbelerin nedeni olarak ülkenin planlanan gidişten sapması gösterilmiştir. Mevcut sosyal sistemi korumaya yönelen bir grup kendi istediklerini yapabilmek için “demokratik“ sürecin de dışına çıkmıştır. Ülkenin nasıl kurtulacağını sadece kendileri bilen bir ‘cephe’ kendi kararlarını uygulamaya çalışmış ancak, çağdaşlaşma hareketinin temel referans kaynağı olan Batı ile günümüz Türkiye’sinde çatışmaya girmiştir. Örnek alınan “ muasır medeniyet seviyesi”ne rağmen insan hakları, sivilleşme gibi alanlarda gelişme sağlanamamış ve nitekim “Batı” tarzı yönetim ideolojisi halk önderliğini o eğitime muhtaç halkın taraftar olduğu “karşı” muhafazakâr eğilime, yetiştirdiği çocuklar vasıtasıyla, tarihi toplumsal bilince terk etmiştir. Eski Batıcı çağdaşlaşmacı elit içe kapanma eğilimine girmiştir. Özellikle AB ile ilişkilerin geldiği nokta konusundaki problemler bunda etkili olmuştur. Türkiye’nin demokratikleşme, temel haklar, siyasal haklar konusunda bildiğini okumaya devam etmesi Batı tarafından eleştirildikçe; doğuyu önceden gözden çıkaran hareket yalnız kalmış ve radikalleşmiştir. Batılılaşma modeli bir hedef olarak ortaya konulurken Batının temel taşları olan bazı norm ve değerlerin zamanla kendileri için sorun olabileceğini kestiremeyen çağdaşlaşmacı elit seçiciliğe yönelmiştir. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’ye karşı takındığı olumsuz tavır eskiden beridir Batıcı olan kesimi zora sokmuştur. Çağdaşlaşma hareketi böylece amacının tam tersi bir noktada sonuçlanmıştır. Yüzyıllardır sürekli Batı ile bütünleşme amacını taşıyan Türkiye kabul görmezken, amacı ülkeyi Batıyla bütünleştirmek olan Çağdaşlaşma hareketinin şu aşamada tezlerinde başarısız olduğu ortadadır. Batı değerlerine karşı işine geldiği gibi elit seçiciliğin nedeni ise Batı kavramanın günümüzde ifade ettiği anlamın, çağdaşlaşmacı elit’in ilham kaynağı yüzyılın başındaki anlamından farklı olmasıdır. Bizimkiler yerinde sayarken batı sürekli yenilenmiştir. Çağdaşlaşma hareketinin yüzyılın başında (hatta 17. yy'dan beridir) örnek aldığı Batı kavramı bugün çok farklı bir noktadadır. Batı kimliğini oluşturan temel öğe özgürlüktür. Özgürlük yaşamın bütün alanlarında somut kurum ve kurallarla düzenlenmiştir ve kişilere tanınan haklarla açıklanabilir. Doğal olarak, özgürlükleri kısıtlayan, sivil toplumun sağlıklı gelişmesini engelleyen her türlü düşünce Batı kalıbı tarafından dışlanacaktır. Burada batının eksiksiz bir insan hakları sicili olduğunu varsaymak tabii ki cehalet olur ve hatta belki de onların algıladığı biçimde demokrasiyi de ret ediyorum. Burada söylemek istediğim şey toplum idaresinin aslen halkın iradesine bağlı olduğudur. Sivil toplum Türkiye’de militarist yaklaşımlarla engellendikçe çoğulculuk ve demokrasi de kurumlaşamamıştır. Temel hedefi Batıyla bütünleşmek, Batılılaşmak olan Türkiye’nin bu kavramlarla çatışmaya girmesi çağdaşlaşmanın (elitlerin/aydınların) sonradan caymasının sonucudur. Anayasa başta olmak üzere Türk hukuk mevzuatı şahıslara sunulan hakları içeren ilkelere ters düşen, onları sınırlayan düzenlemelerle doludur ve değişmelidir. 18. yüzyılın başlarından 1914’e kadar süren dönemde Batıda birinci baskın özellik “belirli bilimsel doktrinlerin moda olmasıyla, özellikle entelektüeller arasında, materyalizm ve dini şüpheciliğin” artmasıdır. Dönemin ikinci baskın vasfı Darwin’le ortaya çıkan biyolojik evrim düşüncesinin kabulü ve yaygınlığıdır. Üçüncü özellik ise fizyolojik psikolojidir, yani insan diğer hayvanlar gibidir, ancak laboratuar çalışmalarıyla üzerinden bilgiler öğrenilebilir. Yani “onda ruhsal, metafizik özellikler aramak boşunadır”. Yine o dönemde siyasi sınırlar çok önem taşımakta ve aşılmaları mümkün olmamaktaydı. Ulus devlet tartışmasız kabul edilen bir olguydu ve alt kimlikler bastırılmaktaydı. Oysaki Türk çağdaşlaşmasının örnek aldığı Batının sürekli aynı biçimde kalmayacağı bir gerçekti. Bireylerin mensubu oldukları sisteme güvenleri yaşayan bir organizma olan sistemlerin süreklilik kaynaklarıdır. Çünkü sistemin üzerinde kurulduğu normların devamı halk tarafından benimsenmesine bağlıdır. Hal böyleyken Batıda ulus devlet anlayışı yumuşamış, alt kültürler ve kimlikler seslerini yükseltmiş ve uluslararası hukukun konusu objesi olmuşlardır. Kısaca, Batı yerinde saymamış aksine değişimlerin mimarı olarak kendini yenilemiştir. Ne var ki aynı oranlı yenilenme Batıyı örnek alan Türk çağdaşlaşma modelinde görülmemiştir. Böyle olunca uzun dönemde dünyayla bütünleşerek, evrensel kültürle Türk kültürünü bütünleştirebilecek “taraf” değişmiştir. Yani Osmanlıda uygulanan sistematik bugün başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelere model teşkil etmektedir. Türkiye, kendini Batılı bir toplum olarak tanımlamasına karşın Batı tarafından reddedilen bir ülkedir. Diğer yandan Türkiye’nin en yakın Müslüman komşuları ile diğer İslam devletleri ile ilişkileri iyi değildir. Yüzyılın başında seküler bir toplum oluşturmak için 624 yıllık mirası reddederek kendini yeniden tanımlayan Türkiye bugün kullandığı yöntemin işlevselliğinde çıkmazlar nedeniyle bir soyutlanma ile karşı karşıyadır. Yönetimler gösterdikleri hedeflere ulaştıkları oranda halkın güvenini kazanırlar. Sistemin üyelerinin birbiriyle uyum sağlaması içinse ortak değerleri olmalıdır. Din, kültür gibi bütünleştirici kaynakların sistem içinde muteber bir yer edinmeleri ve sistemin herhangi bir parçasıyla çatışmamaları çok önemlidir. Eğer sistem bu unsurları bir araya getirme konusunda zorlanıyorsa sadece bir iç sorun yaşanmayacak, sistemin dış dünya ile ilişkileri de sarsılacaktır. Varlığını çağdaşlaşmanın yetersiz ve radikal uygulamalarına karşı verdiği tepkilerle hissettiren muhalif taraf sistemin temelini oluşturan ideal söylemlerle (elit/aydınlarla) çatışmaktadır. Sistemin reform ihtiyacı ise o dışlanan halk tarafından görülmektedir. Süreç içinde, özellikle 1980’den sonra, dünyanın birçok yerinde entelektüellerin ışıkları sönmüş, lambaları patlamıştır. Günümüzde neredeyse üniversite diploması olan herkese “entelektüel” denilerek, (entel diye alay edilerek) bu kavramın içi boşaltılmıştır. Aydın kişiler işlevlerine pratik çıkarları uğruna ihanet etmişlerdir. O gün bu gündür entelektüellere karşı duyulan hayranlık yanı sıra onlara temkinli ve kuşkulu yaklaşmak adet olmuştur. Yani,12 Eylül 1980 darbesine kadar Türkiye’de, Türkiye halklarının baskıcı devlete başkaldırdığı o şanlı dönemde önemli işlevler yerine getiren bağımsız aydınlar artık pek azdır. Sosyal yalıtıma uğramış bu insanların kimi emeklidir, kimi zengin kimisi ise ülkesinden uzakta göçmen. Ancak bir kesim vardır ki Kapitalizmin kazandığı zaferin geçici olduğuna inanmakta, insana ve inançlarına sırtını dönen anlayışı, mevkii, parayı, şanı, şöhreti ve Batının sunduğu konformizmi reddetmekte, halkının yanı başında onların safında yer almakta, arayışına, sorgulamaya devam etmektedir. Hülasa; Türk çağdaşlaşma hareketi ve aydınları sorunlar yaşamaktadır. Cumhuriyetin kuruluş döneminin şartlarında benimsenen hedef şüphesiz yararlı olmuştur, belirli bir ilerleme de sağlamıştır. Ancak şimdi yapılması gereken değişimin farkına varmak ve ortak değerlere sarılmak, yeniden canlandırmak, yani bağnazlıktan, elitist seçicilikten kurtulmaktır. Yani insanların toplumsal/tarihi bilincinden kaynaklanan, insan olma özelliğinden kaynaklanan davranışları, kılık kıyafetleri ve inançlarına saygılı olmak gerektiğini, insanların hiç te MEKANİK birer laboratuar deneği olmadığını düşünüyorum. İşte ben de buraya kadar çağdaşım, bunların yapıldığı oranda çağdaşım ve Sosyalim ve durmaksızın kendimi ve çevremi eleştirmekteyim.