Total Pageviews

Tuesday, 23 December 2014

ABOUT / HAKKIMDA

DOĞAN ŞAHİN
GSM: 0538 463 2648
Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi
Tercüman Bilirkişi

Sertifikalar/Kurslar:

World War 1: A History in 100 Stories-University of  Monash AUSTRALIA- Future Learn 2015

World War 1: Empire -University of Exeter  UK- Future Learn 2015

World War 1: Aviation Comes of Age - Birmingham University UK - Future Learn 2015

World War 1: Changing Faces of Heroism -University of Leeds UK- Future Learn 2014

World War 1 : Trauma and Memory -Open University UK Future Learn  2014

NAATI Profesyonel Mütercim/Tercüman /Avustralya 1986

Göç ve Vatandaşlık Hukuku 2002 Sydney

Medya İlişkileri ve Lobicilik 2000 Sydney

Usul Hukuku 1989 Sydney

Güvenlik 1990 Sydney

Hukuk Konularında Dilbilim 2004 Sydney

Mütercimlikte İş Ahlakı Sorunları 2004 Sydney

Çocuk Nörolojisi Otizm Bozuklukları Cerrahpaşa Tıp  Fakultesi


Çeviri/ Makale / Kısa Film / Kitap/ Etkinlik


1. Dunya Savaşında Savaş Esirleri -Kitap, Ozan Yayıncılık, Istanbul ( Yayıncıda 2015)

Eceabat Anadolunun Kilidi- Kitap-Eceabat Kaymakamlığı ( İngilizcesi Eser Sahibi) 2012

Cultural Connections Festival -Organizasyon/ Fethiye Kayaköy 2013

http://www.youtube.com/watch?v=X5SkKyQqJ4g

Alaturka Journal - Çeviri-Makaleler 2011/2012

Kocatepe Gazetesi Afyon Dizi Yazı WW1 Savaş Esirleri 2008

Assostan Öte paşaköy Kısa Belgesel- Yapımcı 2009 ( 2 Bolum)

http://www.izlesene.com/video/assostan-ote-pasakoy/1481075

www.metacafe.com/watch/.../assostan_te_pa_ak_y_ii/ 

The Black Fortress of Opium Kısa Film Afyonkarahisar/James Bayliss Smith -Prodüksiyon 2009

http://vimeo.com/6417972

Çanakkale 1915 Dergi Çeviri/Makaleler 2008-2010

http://www.gallipoli-1915.org/

B-Magazine-Makaleler-Çeviri 2005-2008

İskele Meydanı-Makaleler-Çeviri 2005-2007

Emlak Dergisi-Çeviri 2006-2007

İzmir Gözlem Gazetesi-Çeviri 2007

Deliler Teknesi- Çeviri 2007

Aykırı Sanat- Çeviri 2005-2007

Babamın Bilmediği Her şey-Roman-Elya Yay.İst. 1999

Harem(N.M Penzer)Çeviri Kitap Say Yay.İst. 2000

Kübadan Gece Notları(Ali Aktaş)Kısmi Çeviri-Syd.1998

Otizm Bozuklukları 7 Kitap-Çeviri Cerrahpaşa Tıp1995

Turkish News Weekly Makale ve Çeviriler Sydney

Yeni Vatan Makale ve Çeviriler Sydney

Dünya Gazetesi Makale ve Çeviriler Sydney

VANGUARD- Queensland Üni.Çeviriler Avustralya

Antoloji.Com Şiirler Türkiye

Real Estate TV Röportaj 2006-İngiltere

Kent TV Röportaj 2006-Turkiye

Bodrum Belgeseli-Oyuncu 2004-Bodrum

Profesyonel Kurum Üyelikleri/Geçmiş AUSIT (Avustralya Mütercim Tercümanlar Enstitüsü ITIA (İrlanda Mütercim Tercümanlar Derneği) ATGC (Avustralya Türk Gazeteciler Cemiyeti) IoL (İngiliz Dilbilimciler Enstitüsü)

İş Geçmişi

Fethiye -Mugla Adalet Komisyonu Bilirkişi Tercuman
Çanakkale - Mutercim Tercuman
Afyonkarahisar Mütercim Tercuman
JT International Tütün Ürünleri Tercuman
TR Emlak Kanalı Tercuman
BMagazine Tercuman
Bodrum Emlak Guide Tercüman
İskele Meydani Magazin Yazar
Avustralya Federal Polisi Mütercim
İş Bulma Kurumu Avustralya
Royal Melbourne Hastanesi Mütercim Melbourne
Türk Konsolosluğu Tercüman Melbourne
VITS (Viktorya Tercüme) Melbourne
Konferans Tercümanları Melbourne
Ankara Üniversitesi TÖMER Öğretmen
Eğitim Bakanlığı Y.Öğretmen Avustralya

Kariyer Basamakları

Kraliyet Melbourne Araştırma Hastanesi Mütercim Melbourne
Habitat Konferansı Norveç Başbakan/Dış İşleri Bakanı Mütercimi-IST
İzmir Uluslararası Ticaret Fuarı Romanya Bakanlar Komisyonu Mütercimi
OECD Çevre Konferansı Mersin Simültane Mütercim Mersin

Friday, 7 February 2014

Nereye Kadar Çağdaşım?


Nereye Kadar Çağdaşım? Çağdaşlaşma adına girişilen hareketlerin kökenleri 16. yy sonlarına kadar dayanır. Özü itibarıyla bu hareketler Osmanlı’da ortaya çıkan ve sosyalizmden liberalizme kadar denenen modernleşme çabalarıyla yakinen bağlantılıdır ve 17. yy Avrupa Rönesans/aydınlanma ve dönem itibarıyla adeta moda haline gelen uluslaşma hareketleri ve felsefi akımlarından etkilenmiştir. Şu anda içinde bulunduğumuz sıkıntılar büyük ölçüde 300 yıl kadar önce başlayan bu çabaların doğal ürünüdür. Sıkıntılarımızı aşmak ise ancak bu tarih sürecini bilmekle, değişimi özümseyip ve aşmakla mümkündür. Ancak, ne yazık ki günümüzde de süregelen ve kendisi gibi düşünmeyeni dışlama, aşağılama ve baskı altına almak ve bunu yaparken de devlet (Militarist) otoritesini kullanmak “Çağdaş” hedeflere ulaşmayı hep engellemiş, engellemeye devam etmektedir. Yani bir tür “Modern” yobazlık. Açıktır ki, ısrarla halklara dayatılmak istenen bu çağdaşlaşma ”ideolojisi” dünyanın devinimine ayak uydurmamıza yetmemektedir. Buna örnek olarak da yıllardır aralarına katılmak istenen ve benzemeye çalıştığımız AB nin ülkemize takındığı tavır verilebilir. Yani Türkiye’ye biçilen “çağdaşlık” kaftanının ilham kaynağı ile sürekli bir çatışma halindeyiz ve ülkemizin somut (öznel) durumunu irdeleyip gidişata uyarlamaktansa aşağılık duygusu içerisinde onları taklit etmeye devam etmekteyiz. Kesin olan şudur ki “çağdaş” yanlısı “aydınlarımız” sürekli olarak aşağılanmalarına rağmen Batının kuyruğundan ayrılmamaktadır. Osmanlı klasik döneminin sonları olarak kabul edilen 17. Yüzyıldan itibaren (624 sene; 1300’lerden 1900’lere kadar devam eden bir devlet) karşı karşıya olduğumuz temel problemler günümüzdeki sorunların da kaynağıdır ve artarak, Batının gelişimini durmaksızın devam ettirdiği her dönemde katlanmıştır. Siyasi açıklamalar bir yana, aslen sorunumuzun kaynağı sosyo-ekonomik olup Batı toplumlarında tarım toplumundan teknolojik ilerlemeye geçişin bizde yaşanmamış olmasıdır. Açıktır ki, Cumhuriyet döneminin bütün yenilikçi hareketlerine rağmen Osmanlı döneminden beridir süregelen ve tarım toplumuna dayanan ekonomik yapımız endüstriyel yapıya dönüşmemiş, toplumsal işbölümü ve şehirleşme, kaynakların dağılımı, otoritenin şekli, dayanışma ve kültür gibi olgularda dişe dokunur başarı elde edilememiştir. Çağdaşlaşma deyince anlaşılan şey toprak reformu, sanayi toplumunun yaratılması, vergilendirmede ve hukukta adalet anlaşılmaktayken, yaklaşık yüz yıldır belirli bir model içinde ülkeyi yönlendiren fikir sahipleri bir çıkmaza girmişlerdir. Öncelikle, Emperyalizmin kıskacından çıkmak için yapılan Kurtuluş savaşımız ve takiben de Cumhuriyet ilanıyla beraber tek bir kalıba sokulmak istenen Osmanlı dönemi çok sesli idari yapılanmasını incelemek gerekir. Osmanlılar 14. Yüzyıldan itibaren (İstanbul’un fethinden bile önce Balkanlar ve Rumeli’nin kontrol altına alınmış ve tabanın çoğunluğunun Hıristiyan olması gerçeği) ırk, dil ve renk esasına dayanmayan çok pratik bir idare sistemi kurmuşlar. Yani her şey vergiye bağlı; insanlar hiçbir farklılık gözetilmeden mekanizmanın bir parçası olmuşlar. Buna Osmanlı sisteminin halklara hoşgörü ve tahammülü diyebiliriz, ki bu toplumsal açıdan en mühim olan şeydir ve sistemi korur. Bu şekilde sistem korunurken, sistemi koruyan güçlü askeri yapı yine bu kaynaktan beslenir ve hukuk sistemi dönem itibarıyla çağdaşlarından daha ileridedir, daha adaletlidir. Başka medeniyetlerin sistemlerine baktığınızda olarak Roma İmparatorluğu’nun başlangıç dönemi benzerdir ki bu da çok doğaldır; her iki medeniyet de hemen aynı diyebileceğimiz coğrafyada aynı problemlerle karşı karşıya kalmışlar, farklı dinlerden ve kültürel geçmişten halkları bir sistem içerisine dâhil edebilmişlerdir. Bir tür pota. Günümüzde bu sistemi taklit edenler arasında Amerika, İsrail ve Avustralya (Multiculturlism) sayılabilir. İlk örneği Osmanlı vermiş. Açıktır ki, başarıya ulaşmış bir endüstri toplumunda başarı küresel oluşumla paralel ve idareye demokratik katılım sağlayan halk eliyle gelir. Bunun aksine, tarım toplumlarında sosyo-ekonomik kültür, halkın dışlanarak bir zümrenin oluşturmaya çalıştığı değerlere dayanır. Yani, mekanizmaları elde tutan zümre toplumdan ayrı ve uzak bir düşünce modeli oluşturur ve bunun üzerinden değerleri kendisinden farklı olan toplum yönlendirilir. Kaynakları kontrol eden bu zümre siyasi otoriteyi sürekli kılarak (statüko) belirli bir takım amaçlara yönlendirilince, toplum tarım toplumu özelliğini değiştirememiş demektir. Tarım toplumlarında endüstri toplumlarında görülen rekabet hukuku, piyasa konjonktürü ve eşitlik olguları yoktur. Cumhuriyet elitlerinin en baştan beri yaptığının da bu olduğu ve iktisadi hayatı ve kaynakları ve dolayısıyla siyasi sistemi tamamen elde tutmak isteyen, bu yolla da toplumu dönüştürmek isteyen bir zümrenin olduğu söylenemez mi? Gelmiş geçmiş siyasal iktidarların ülke gelirlerinin paylaşımını piyasa kurallarına göre değil de, otorite gölgesinin altında icra etmesinin temel nedeni ise devrimlerle elde edildiğine inanılan kazanımlara karşıt ortaya çıkması muhtemel bir güç korkusudur (karşı devrim). Öyle ki, süreç içerisinde biriken sermayenin yarattığı zenginleri devletin bizzat saf dışı etmekte beis görmediği bilinen bir gerçektir. Bilindiği gibi endüstri toplumlarının en önemli özelliği bireysel beceri ve çalışmayı temel alarak ilerlemek iken ülkemiz yapısında ahbap çavuş, akraba ilişkileri, tepeden inme atamalar ve siyasi yandaşlık, belirli bir zümrenin otoritesine dayalı paylaşım ve idare mekanizması daha önde olagelmiş ve birçok aydın tarafından eleştirilmiştir. Piyasa koşullarının (kısmen özelleştirmeler yoluyla) gelişeceği ve ekonomik (sosyolojik-siyasal) yapının değişeceğinden korkan belirli bir zümre piyasa mekanizması içinde palazlanan orta ölçekli ve büyük işletmelerin kurulmasını kendilerine (devrime) tehdit olarak kabul etmektedir (Anadolu kaplanları örneği). Burada dikkat edilmesi gereken nokta Türk çağdaşlaşma değerler dizisinin geldiğimiz aşamada ülkeyi tarımsal yapıdan çıkaramamış, endüstri toplumu olmasını sağlayamamış, aksine siyasal tercihler nedeniyle birçok yönden tarım toplumu “köylü” olarak kalmasını istemiş olduğudur. İşte Türkiye’de yaşanılan başarısızlık, tüketilen bu tutucu anlayışın da başarısızlığıdır. Denilebilir ki, başarılı bir sistem özgür vatandaşlara bireysel ve siyasal katılım hakları tanıyan, toplumsal refahı getirmeyi becerebilmiş sistemdir. Vatandaşlarına refah sağlama gibi birincil bir ödevi yerine getiremeyen bir mekanizmaya karşı ise güvensizlik oluşması, yozlaşma başlaması, sistemin kokuşmaya başlaması, silah ticareti, hırsızlık, çeteler, havadan para kazanma, rüşvet, uyuşturucu pazarının artması en doğal sonuçtur. Türkiye’de de olan budur ve ne yazık ki bütün bunlar halkını tatmin edemeyen sistemlerin kendi kendine ürettiği sonuçlardır. Çünkü söz konusu insani haklarını elde edemeyen halk aidiyet duygusunu zamanla yitirmiş, onlarca etnik kökenden halkın kurduğu ülkede üst kimlik inşa edilememiş, sistem kuruluş amacında belirlenen meşruiyetini yitirme durumuna sokulmuştur. Bunu da, haksız olarak, halkın anlaması beklenmiştir. Bir ulus inşa etmek demek matematik hesaplara dayanan ve halk tarafından özümsenen bir yapısal oluşturmak demektir. Cumhuriyetin kuruluşu itibarıyla ülkemizde Osmanlıdan gelen kimlik tanımı ret edilmiş, daha seküler bir formüle da-yalı milli kimlik kalıbı inşa edilmek istenmiş, kültürel bir kimlik yerine anayasal varoluş tercih edilmiştir (tabii ki burada Alman faşistlerinin Rusya’ya karşı engel olmak amacıyla ülkemiz aydınlarını örgütlemesi ve milliyetçiliği kışkırtması unutulmamalıdır). Yani topyekûn bir yenilenme söz konusudur (Oysaki insanlar kültürleriyle ve tarihleriyle yaşarlar-tıpkı Avustralya’da yapmaya çalıştığımız gibi). Cumhuriyetle beraber, insanlığın oluşumundan beridir var olagelen dinsel motifler, tabii ki iyi niyetli olduğunu düşündüğüm bir zümre eliyle önceliklerini kaybetmişler, Osmanlı düzeninden beridir elde olan toprakların korkunç bir paylaşımla kaybı ile ve en son kalan bir miktar toprak üzerinde yurt sevgisine dayalı bir yapı oluşturulmak istenmiştir. Bu şekilde, 624 yıldır süregelen üst kimliği sağlamlaştıran unsurlar yeni zümre tarafından köktenci bir anlayışla ortadan kaldırılmaya çalışılmış, bu ise kısa süre sonra (1950 lerden itibaren) toplumsal bilincin hoşnutsuzluklarının artmasına neden olmuştur. Bu hoşnutsuzlukların en önemlisi ise Kürt kimliği sorunudur ( yeni yaratılmaya çalışılan tarih bilincinin sadece Çanakkale savaşlarını öne çıkardığı gerçeğini görerek ve Filistin, Suriye ve Kanal ve sair cephelerde toplumsal aidiyet adına, İngilizler eliyle kanlarını bu topraklara veren Arap, Tatar, Yezidi, Kıpti, Türk, Çerkez vs. kanlarının yeterince dikkati değer şekilde onurlandırılmadığını düşünürken). Yukarıda özetle izah etmeye çalıştığım mekanizma sorunundan kaynaklanan ve kesinlikle İngiliz-Amerikan kışkırtmasına da maruz kalarak, ve aydın/elitlerimizin yetersizliği/öngörüsüzlüğü nedeniyle ortaya çıktığına inandığım kanlı ayrılıkçı faaliyetlere de bakıldığında ekonomik ve siyasal sonuçların ne denli vahim olduğu ortadadır. Ortada bir Kürt sorunu olmadığı, sorunun bir terör sorunu olduğu, hoşnutsuzluğun dışavurum yöntemleri dikkate alındığında, ilk aşamada kabul edilebilir bir çıkarım olsa da sorunun bence en önemli bir nedeni de yukarıda özetlemeye çalıştığım “yeni bir ulus” inşa etme çabalarındaki yetersizlikte ve doğal başarısızlıkta yatmaktadır. Cumhuriyet sonrası elde kalan topraklardan Türkiye’nin Güney Doğu’sunun ilkele yakın durumu, işsizlik, çatışmalar, eğitim olanaklarının kısıtlı olması, yol ve elektrik sorunları, sağlık sorunları, iktisadi işletmeler ve üretim olanakları vs. dikkate alınırsa, “Yeni Sisteme” olan güvensizlik biraz daha anlaşılacaktır. Daha düne kadar katı bir şekilde uygulanılan alt kimlik politikası (ki ülkemiz alt kimliklerinden en büyük nüfusa sahip olanıdır) Kürt kültürel kimliği ile ilgili faaliyetlerin baskı altında tutulması yeni mekanizmanın karşı devrim olasılığı temelinde diğerlerine “güvensizlik” olgusunun dışavurumunun bir diğer yönüdür. Doğaldır ki yoğun nüfusa sahip Kürtlere karşı bu “şüpheci” yaklaşımların nedenleri Kürtlerin ilk fırsatta bağımsızlıklarını ilan edecekleri inancıdır (bkz.1937 tarihli Sadabad Paktı 7. maddesi). Bu maddede Türkiye ve Irak karşılıklı olarak “hükümet rejimi bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler de ya da örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmesini engelleme” sözünü vermiştir. Çünkü o dönemde ülkemizde “ tek ulus” ulus inşa etme politikası uygulanıyordu. Bu Irakta da böyleydi ve Kürtler sayısal olarak potansiyel engel durumundaydılar. Yok edilmeye çalışılan Osmanlı üst kimliğinin yerine konulmak istenen kimlik 624 yıllık ortak geleneklere sahip halkların hemen anlayabileceği bir olgu değildir. Bizler bile ancak 80 kusur yıl sonra bir takım çıkarsamaları yapabilecek bilince ulaştık ki bizler eğitimli insanlarız. Bu bağlamda benim bu yazılarım kendisini bugüne kadar Sosyalist olarak tanımlamış birinin özeleştirisel yaklaşımı olarak kabul edilmeli, öyle okunmalıdır. Adeta dayatılan yeni üst kimlik karşısında zayıf düştüğünü düşünen alt grupların kimliklerinden kaynaklanan kültürel değerleri yaşatma güdüsüyle tepki göstermeleri doğaldır, yoksa neden insanız ki? Yani, seküler yapıdaki yeni sistemde hâlihazırda halklar arasında var olan bağların ve Hilafetin reddedilmesi, yeni kimliğin kabulünü zora sokmuştur. Çünkü bu olgular farklı etnik kökenden gelen Müslümanları birleştirici özellikteydi. Devrimleri halkın yaşamına mal etme zorlu çabasından kaçınılmış (tembel davranılmış), oligarşik bir sistem memleketteki demokratik gelişmeyi bir lider (Kemalizm’in mitleştirilmesi gibi) sistemine çevirmek isteyenler tarafından bilerek istismar edilmiştir ve Anadolu tarım toplumu aşağılanmış, yepyeni bir eğitim sistemine muhtaç ve adeta hiçbir geçmişi olmayan yeni yaratıklar olarak algılanmıştır. Osmanlı döneminde farklı dinlere mensup halklarla beraber yaşama tecrübesine sahip, onlarla kız alıp vermiş! Türkler, “Yeni Cumhuriyet” ile beraber din karşıtı, Fransız usulü milliyetçiliği taklit etmek isteyince de İslamiyeti Türk/İslam öğesi haline dönüştürmüşlerdir. İşte sorunların temelinde bu Batı taklitçiliği yatmaktadır. Yani 624 yıllık gelenekler bir anda Fransızlaştırılmak istenmiş, tabii halk ta buna kaba tabirle “Fransız” kalmıştır! Bir düşünün; 624 yıldır ortak bir yurt, ortak mitler ve toplumsal bellek, ortak bir kamu kültürü, herkes için aynı oranda geçerli hak ve görevlere sahip insanlar yeni tezle beraber bu ortak yapılanmayı ret etmeye çağrılmıştır. Özellikle de ortak Tarih belleği “Türk “ olarak yeniden yazılmak istenmiştir. Bu da İslamiyet öncesi tarihe vurguyla, Güneş Dil Teorisiyle ifade bulmuştur. Ne var ki bu yöntem sonunda çatışmaya neden olmuştur. Çünkü tarih kişilerin kimliklerini sonsuzluğa kadar götüreceğine inandıkları bir değerler aracıdır. Tüm insanlığın temel yaşam dinamiklerini, “sonsuzluk” konusunda algılarını tarihin penceresinden gördükleri ve buna özel ve ilahi bir önem atfettikleri gerçektir. Bunu en güzel ifade eden tarihi şahsiyetlerden birisi de Atatürk olup bu konuda “Çocukları çok severiz. Çünkü çocuklar bizim devamımızdır. Her çocukta biz, ebediyete doğru uzanıp gitme isteğini buluruz„ demiştir. Atatürk’ün bu sosyo-psikolojik duyumsamalarını “Ey Türk Gençliği„ diye başlayan güçlü hitabetinde Türkiye Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa görevini Türk gençliğine etmekle ifade ettiğini hatırlayınız. İzmir’de iktisat kongresi sırasında kendisine karşı yapılan suikast girişimi planının ardından “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır ancak Türkiye Cumhuriyeti ( yani “çocuğu„) ilelebet yaşamaya devam edecektir“ demesi ortak geçmiş ve gelecek oluşturma ülküsünün en bariz ifadesidir. Yukarıda anlatılan sosyolojik-iktisadi elit-aydın yetersizlikleri nedeniyle, yaratılmaya çalışılan bu yeni resmi Tarih yüzyıllardır süregelen ve toplumsal bellekte yer edinmiş, toplumun ilham kaynağı olan tarih bilincini etkisiz kılamamış ve otoritenin belirli bir zümresinin dayatmak istediği tarih anlayışı ile çatışmaya girmiştir. Otorite sahibi “çağdaşlaşmacı “ elit zümre bürokrasiden tutun eğitime kadar kamusal olan her şeyi bu yeni yaratılmak istenen kültüre monte etmiştir. Temelde Batı taklidi olan bu kültür Anadolu halklarına yabancıdır ve hatta o ana kadar “Düşman” gördüğü istilacı kültürdür. Yeni kültürün dayattığı şey Osmanlı döneminden gelen köklü geleneğin izlerinin tamamen silinmeye çalışılması, en azından büyük oranda değiştirilmesidir. Bu da pratikte bir takım sorunlar ortaya çıkarmıştır. Örneğin dinsel veya kültürel bir nedenle birçok insanın kabul ettiği giyiniş tarzı kamu alanı adına sınırlandırılmıştır. Özellikle üst düzey bürokrasinin ve halkın yaşam, giyinme, yeme-içme gibi konularda farklı kültürlere sahip olduğu açıktır. Ancak, kamu alanında gerilim ve çatışmanın sürekli ve doğal olmasına rağmen yönetici elit oligarşik hale dönüşüm eğilimi gösterir. Bu nedenle devlet ve sivil toplumun arasında tarafsız, uzlaştırıcı bir siyasal sistem ihtiyacı doğdu. Diğer yandan ülkedeki herkesin faydalanabileceği bir ekonomik Pazar ihtiyacı da vardır. Ülkenin farklı bölgelerinde yaşayan insanlar bu ortak pazara katılımları oranında ortak değerleri somut hale getirirler. Ülke ortak pazarının bir coğrafyayı herhangi bir nedenle dışlaması durumunda bu kesimler tepkilerini hemen siyasal tercihler vasıtasıyla ortaya koyarlar. Ne yazık ki ülkemizde ortak pazar bütün olanaklarıyla ülkenin her kesimine eşit olarak yayılmamıştır. Ülkenin hangi bölgelerinde hangi devlet kurum ve imkânlarının yoğunlaştığı vatandaş için önemlidir. Bu kurumlar, iletişim araçları, sanayi yatırımları, istihdam yaratan işletmeler, bankalar, okullar, hastaneler, elektrik idareleri vs. gibi bütün etmenlerdir. Ülkemizde görüldüğü şekliyle Batı Anadolu ortak Pazar anlamında gelişmişken, olanaklardan yeterince faydalanamayan Doğu’lu vatandaş pazarın bulunduğu tarafa doğru göç etmeye başlamıştır. Yani Vergi toplama, askerlik gibi talepleri olan devlet buna paralel olarak sağlık ve eğitim olanakları, iş imkânları gibi pozitif ilişkileri yansıtamamıştır, buna karşın halk toplumsal yaşamla ilgili yükümlülüklerini yerine getirmede gönülsüzleşmiştir. Bu da sonunda terörü doğuracaktır. “İnsan“ olma kökenli, Osmanlının kavradığı ve saygı duyduğu dinin toplum üzerindeki etkili rolü “çağdaş sistemin” çözemediği ve hatta sorun haline getirdiği bir diğer olgudur. Burada önemli olan nokta geçmişte dinin devlet kültürüne önemli oranda katılımcı olması geleneğidir. Bu nokta iyi değerlendirilmelidir. Haçlı seferlerine kadar giden toplumsal bellekte, Batı Hristiyan toplumlarına karşı ortak bir savunma güdüsü olduğu bir gerçektir (Selahaddin Eyyubi bir Kürt Sultanıdır). Günümüzde de bu güdünün neden hala var olması gerektiği Batının çeşitli ideolojiler ve gerekçeler ile hala yapmakta olduğu saldırılar karşısında alınması gereken tavırla izah edilebilir. Yüzyıllar boyunca Anadolu Müslümanları yayılmacı Hıristiyanlığa karşı (Halifelik) engel olma görevini yapmıştır. Aynı şey Batı Hıristiyanları için de geçerlidir. 1683’teki Viyana Kuşatması’na kadar olan dönemde savaşlar ve sair ilişkilerin Batının kimliğinin tanımlanmasında rol oynadığı kesindir. Yeni Türk sisteminin aniden ve radikal bir şekilde dinsel alanı sınırlayan uygulamaları doğal ve bellekten kaynaklanan bir tepki doğmasına yol açmıştır ve halk yeni uygulamaları anlaşılmaz ve kabullenilmesi güç şeyler olarak görmüştür. Geldiğimiz noktada “laiklik” olgusu olumlu getiriler yanı sıra, Anadolu halkları nezdinde önceden görmemiz gereken ancak ne yazık ki göremediğimiz olumsuzluklara yol açmıştır. Çünkü halk gözünde alternatif olarak öne sürülen Bilim yeni inşa edilen ulusun ekonomik, kültürel, toplumsal kimlik, sosyal sorunlarına karşı herhangi bir çözümleyici etki, ne yazık ki, yeterince gösterememiştir. Cumhuriyet ve çağdaşlaşma sadece bir takım ideallerden öteye gidemiyordu. Temelinde sağlıklı bir şekilde kurulamamış olan ve insanın vicdanı ile ilgili bir değerler kümesi olan bu ilişki günümüz aydınlarının en önemli ve sonuç tayin edici sorunudur. Bence Çağdaşlaşma hareketi onlarca yıldır vurguladığı halk egemenliğini günümüzde sağlama yolunda önemli adımlar atmıştır ve demokrasi artık yavaş yavaş toplumsal bellekte yer edinmeye başlamıştır. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında tek parti baskısı haline gelmesi olgusu artık halk tarafından değerlendirilebilmekte ve Cumhuriyetin demokrasi anlamında ne olduğu yavaş yavaş anlaşılmaktadır. Tek partinin (CHP) varlığının kaçınılmaz olduğunu çünkü toplumun henüz demokrasiye hazır olmadığını, emperyalist saldırılar karşısında tek ulusal cephenin kurulmasının gereğini anlayabilirim. Ancak, ilk demokratik çok partili sistem denemelerinin neyle sonuçlandığına bakıldığında, günümüzde yeni partilerin iç ve dış rejim karşıtlarının yuvası olması ki bence gereksiz bir kaygıdır, endişesi hala sürmekte. Tek parti yönetimi 1950’lere kadar devam eder. Çağdaşlaşma hareketinin en ileri uygulamaları da elbette bu dönemde yapılmıştır. Tek kontrol mekanizması CHP grubudur. Bu aşamada aydınların (elitler) rolü önemlidir. Ancak, Batı tarihinde aydınlar inandıkları gerçekleri canları pahasına savunmuş iken, kendi tarihimizde aydınlarımızın buna benzer tavırlarına örnek vermek zordur. Sorunun temelinde toplumun tenkide karşı tahammülsüzlüğü ve Türk aydının kolayca temel inançlarından cayabilme becerisi yatmaktadır. Türk aydını bir türlü “bağımsız” olamamıştır. Aydınların da iktidarlarla kimi zaman barışık, kimi zaman kavgalı ve her zaman muhalif olmaları gerektiği düşünülürse, ‘bağımsız’ tanımının önemi daha iyi anlaşılır. Sözünü ettiğim ‘bağımsızlık’ öncelikle devletten ve/veya tekellerden, yani güç odaklarından, egemenlerden bağımsızlıktır. Bizde ise tam aksidir ve bütün bu anlatılanların ışığında çağdaşlaşmanın demokrasi sorununu “kendi aydınlarını“ üreterek aştığından söz edilebilir. Aydınlar öncülük yapan bir sınıf ve bu sınıfa ne olursa olsun uyan bir toplum modelini benimsemiş ve demokratik haklar konusunda talepte bulunmamışlardır. Bunun en güzel örneğini en son seçimlerde yaşadık, yaşamaktayız. 1950 sonrası demokratikleşme konusunda ise şüphesiz öncelikli olaylar askeri darbelerdir. Darbe düzeni olması gerektiği düşünülen noktaya yeniden çekme ayrımcı eğilimidir ki halkın çocuklarından oluşan askerler kullanılarak, ona dayanılarak yapılır. Nitekim bütün darbelerin nedeni olarak ülkenin planlanan gidişten sapması gösterilmiştir. Mevcut sosyal sistemi korumaya yönelen bir grup kendi istediklerini yapabilmek için “demokratik“ sürecin de dışına çıkmıştır. Ülkenin nasıl kurtulacağını sadece kendileri bilen bir ‘cephe’ kendi kararlarını uygulamaya çalışmış ancak, çağdaşlaşma hareketinin temel referans kaynağı olan Batı ile günümüz Türkiye’sinde çatışmaya girmiştir. Örnek alınan “ muasır medeniyet seviyesi”ne rağmen insan hakları, sivilleşme gibi alanlarda gelişme sağlanamamış ve nitekim “Batı” tarzı yönetim ideolojisi halk önderliğini o eğitime muhtaç halkın taraftar olduğu “karşı” muhafazakâr eğilime, yetiştirdiği çocuklar vasıtasıyla, tarihi toplumsal bilince terk etmiştir. Eski Batıcı çağdaşlaşmacı elit içe kapanma eğilimine girmiştir. Özellikle AB ile ilişkilerin geldiği nokta konusundaki problemler bunda etkili olmuştur. Türkiye’nin demokratikleşme, temel haklar, siyasal haklar konusunda bildiğini okumaya devam etmesi Batı tarafından eleştirildikçe; doğuyu önceden gözden çıkaran hareket yalnız kalmış ve radikalleşmiştir. Batılılaşma modeli bir hedef olarak ortaya konulurken Batının temel taşları olan bazı norm ve değerlerin zamanla kendileri için sorun olabileceğini kestiremeyen çağdaşlaşmacı elit seçiciliğe yönelmiştir. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’ye karşı takındığı olumsuz tavır eskiden beridir Batıcı olan kesimi zora sokmuştur. Çağdaşlaşma hareketi böylece amacının tam tersi bir noktada sonuçlanmıştır. Yüzyıllardır sürekli Batı ile bütünleşme amacını taşıyan Türkiye kabul görmezken, amacı ülkeyi Batıyla bütünleştirmek olan Çağdaşlaşma hareketinin şu aşamada tezlerinde başarısız olduğu ortadadır. Batı değerlerine karşı işine geldiği gibi elit seçiciliğin nedeni ise Batı kavramanın günümüzde ifade ettiği anlamın, çağdaşlaşmacı elit’in ilham kaynağı yüzyılın başındaki anlamından farklı olmasıdır. Bizimkiler yerinde sayarken batı sürekli yenilenmiştir. Çağdaşlaşma hareketinin yüzyılın başında (hatta 17. yy'dan beridir) örnek aldığı Batı kavramı bugün çok farklı bir noktadadır. Batı kimliğini oluşturan temel öğe özgürlüktür. Özgürlük yaşamın bütün alanlarında somut kurum ve kurallarla düzenlenmiştir ve kişilere tanınan haklarla açıklanabilir. Doğal olarak, özgürlükleri kısıtlayan, sivil toplumun sağlıklı gelişmesini engelleyen her türlü düşünce Batı kalıbı tarafından dışlanacaktır. Burada batının eksiksiz bir insan hakları sicili olduğunu varsaymak tabii ki cehalet olur ve hatta belki de onların algıladığı biçimde demokrasiyi de ret ediyorum. Burada söylemek istediğim şey toplum idaresinin aslen halkın iradesine bağlı olduğudur. Sivil toplum Türkiye’de militarist yaklaşımlarla engellendikçe çoğulculuk ve demokrasi de kurumlaşamamıştır. Temel hedefi Batıyla bütünleşmek, Batılılaşmak olan Türkiye’nin bu kavramlarla çatışmaya girmesi çağdaşlaşmanın (elitlerin/aydınların) sonradan caymasının sonucudur. Anayasa başta olmak üzere Türk hukuk mevzuatı şahıslara sunulan hakları içeren ilkelere ters düşen, onları sınırlayan düzenlemelerle doludur ve değişmelidir. 18. yüzyılın başlarından 1914’e kadar süren dönemde Batıda birinci baskın özellik “belirli bilimsel doktrinlerin moda olmasıyla, özellikle entelektüeller arasında, materyalizm ve dini şüpheciliğin” artmasıdır. Dönemin ikinci baskın vasfı Darwin’le ortaya çıkan biyolojik evrim düşüncesinin kabulü ve yaygınlığıdır. Üçüncü özellik ise fizyolojik psikolojidir, yani insan diğer hayvanlar gibidir, ancak laboratuar çalışmalarıyla üzerinden bilgiler öğrenilebilir. Yani “onda ruhsal, metafizik özellikler aramak boşunadır”. Yine o dönemde siyasi sınırlar çok önem taşımakta ve aşılmaları mümkün olmamaktaydı. Ulus devlet tartışmasız kabul edilen bir olguydu ve alt kimlikler bastırılmaktaydı. Oysaki Türk çağdaşlaşmasının örnek aldığı Batının sürekli aynı biçimde kalmayacağı bir gerçekti. Bireylerin mensubu oldukları sisteme güvenleri yaşayan bir organizma olan sistemlerin süreklilik kaynaklarıdır. Çünkü sistemin üzerinde kurulduğu normların devamı halk tarafından benimsenmesine bağlıdır. Hal böyleyken Batıda ulus devlet anlayışı yumuşamış, alt kültürler ve kimlikler seslerini yükseltmiş ve uluslararası hukukun konusu objesi olmuşlardır. Kısaca, Batı yerinde saymamış aksine değişimlerin mimarı olarak kendini yenilemiştir. Ne var ki aynı oranlı yenilenme Batıyı örnek alan Türk çağdaşlaşma modelinde görülmemiştir. Böyle olunca uzun dönemde dünyayla bütünleşerek, evrensel kültürle Türk kültürünü bütünleştirebilecek “taraf” değişmiştir. Yani Osmanlıda uygulanan sistematik bugün başta ABD olmak üzere gelişmiş ülkelere model teşkil etmektedir. Türkiye, kendini Batılı bir toplum olarak tanımlamasına karşın Batı tarafından reddedilen bir ülkedir. Diğer yandan Türkiye’nin en yakın Müslüman komşuları ile diğer İslam devletleri ile ilişkileri iyi değildir. Yüzyılın başında seküler bir toplum oluşturmak için 624 yıllık mirası reddederek kendini yeniden tanımlayan Türkiye bugün kullandığı yöntemin işlevselliğinde çıkmazlar nedeniyle bir soyutlanma ile karşı karşıyadır. Yönetimler gösterdikleri hedeflere ulaştıkları oranda halkın güvenini kazanırlar. Sistemin üyelerinin birbiriyle uyum sağlaması içinse ortak değerleri olmalıdır. Din, kültür gibi bütünleştirici kaynakların sistem içinde muteber bir yer edinmeleri ve sistemin herhangi bir parçasıyla çatışmamaları çok önemlidir. Eğer sistem bu unsurları bir araya getirme konusunda zorlanıyorsa sadece bir iç sorun yaşanmayacak, sistemin dış dünya ile ilişkileri de sarsılacaktır. Varlığını çağdaşlaşmanın yetersiz ve radikal uygulamalarına karşı verdiği tepkilerle hissettiren muhalif taraf sistemin temelini oluşturan ideal söylemlerle (elit/aydınlarla) çatışmaktadır. Sistemin reform ihtiyacı ise o dışlanan halk tarafından görülmektedir. Süreç içinde, özellikle 1980’den sonra, dünyanın birçok yerinde entelektüellerin ışıkları sönmüş, lambaları patlamıştır. Günümüzde neredeyse üniversite diploması olan herkese “entelektüel” denilerek, (entel diye alay edilerek) bu kavramın içi boşaltılmıştır. Aydın kişiler işlevlerine pratik çıkarları uğruna ihanet etmişlerdir. O gün bu gündür entelektüellere karşı duyulan hayranlık yanı sıra onlara temkinli ve kuşkulu yaklaşmak adet olmuştur. Yani,12 Eylül 1980 darbesine kadar Türkiye’de, Türkiye halklarının baskıcı devlete başkaldırdığı o şanlı dönemde önemli işlevler yerine getiren bağımsız aydınlar artık pek azdır. Sosyal yalıtıma uğramış bu insanların kimi emeklidir, kimi zengin kimisi ise ülkesinden uzakta göçmen. Ancak bir kesim vardır ki Kapitalizmin kazandığı zaferin geçici olduğuna inanmakta, insana ve inançlarına sırtını dönen anlayışı, mevkii, parayı, şanı, şöhreti ve Batının sunduğu konformizmi reddetmekte, halkının yanı başında onların safında yer almakta, arayışına, sorgulamaya devam etmektedir. Hülasa; Türk çağdaşlaşma hareketi ve aydınları sorunlar yaşamaktadır. Cumhuriyetin kuruluş döneminin şartlarında benimsenen hedef şüphesiz yararlı olmuştur, belirli bir ilerleme de sağlamıştır. Ancak şimdi yapılması gereken değişimin farkına varmak ve ortak değerlere sarılmak, yeniden canlandırmak, yani bağnazlıktan, elitist seçicilikten kurtulmaktır. Yani insanların toplumsal/tarihi bilincinden kaynaklanan, insan olma özelliğinden kaynaklanan davranışları, kılık kıyafetleri ve inançlarına saygılı olmak gerektiğini, insanların hiç te MEKANİK birer laboratuar deneği olmadığını düşünüyorum. İşte ben de buraya kadar çağdaşım, bunların yapıldığı oranda çağdaşım ve Sosyalim ve durmaksızın kendimi ve çevremi eleştirmekteyim.

Saturday, 16 March 2013

Birey Olmanın Hedefi ya da Hedef olarak Birey.

18 Yaşımda Üniversiteye başladığımda, sol hareketlere sempatiden öte bağlılığı olan bir genç idim. Okuma, yazma ve yabancı diller öğrenmeyi seviyor, bir yandan da “Kapitalist Batı’yı” merak ediyordum. Nasıl olup da hem “Kapitalist” hem de “ Özgür” olunurdu? Bu bir çelişki idi genç dimağımda. Özgür olunacaksa, tüm “toplum” özgür olurdu. “Birey” olmak kötüydü, . Bencil ve Birey eş anlamlıydı, bence!. 2 yıl sonra, 1984 yılında, dil bilgim daha da ilerlemiş bir seviyede iken, normal yollardan ve tahsilimi tamamlayamamış olmaktan dolayı kısmen gönülsüz bir şekilde yurt dışına çıktım. Kapitalizmin en üst düzey örneklerinden birisi olan bir ülke idi geldiğim yer. Uzak ve kimilerimiz için hayalî bir yaşam alanı idi. 12 Eylül darbesi ve hemen öncesini ve sonrasını yaşamıştım ve şimdi birden tüm geçmişimin üzerine sünger çekmeliydim. İki seçenek vardı; ya , deyim yerindeyse, refah ve özlem içinde Avustralya’da ölünecek, ya da geri dönülecekti. Denemeliydim. Dil bilgim bu yeni ülkede sistemi daha çabuk kavramama yarardı. Çelişkiler de zaten bu nedenle daha çabuk kendisini gösterdi. İç dünyam darmadağın olmuştu. Burada herkes önce kendisini düşünüyordu. Bu ne acı bir şeydi! İnsanlar önce kendi ayakları üzerinde kalmayı öğreniyordu daha çocuk yaşlarda. “Toplumculuk” diye bir şey göremiyordum. Yani her koyun kendi bacağından asılıyordu. Bunun, tekil olarak, toplumun tüm diğer bireyleriyle aranda kesin bir sınır çekmek, kendini yaşamak olduğunu düşündüm. Özgürlük dedikleri bu idi. Bu da bireye kendi akıl ve duygu dünyasında hissettiği her şeyi yaşama olanağı sağlıyor, sistem ise bireyin her sorununda yanında oluyor, destek veriyor ve fakat başkalarının yaşam alanlarına mütecaviz herhangi bir davranışta bireyi kolayca hizaya getiriyordu. İşte burada hangi bireyin neyi “ mütecaviz” kabul edeceğini bilememenin getirdiği belirsizlikle, birey süreç içerisinde kendi iç dünyası ve yalnızlıkları ile yaşamayı tercih ediyor ve öğreniyordu. Sürü mantalitesi yok idi. Bireylerden oluşan bu toplumda bir de Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden 50’li yıllarda göç etmeye başlamış “Türkler” , ve onların arafta kalmış, asimilasyonun ağır yükünü taşıyan çocukları vardı. Ben ise artık Türkçe konuşan herkesin ihtiyaç duyduğu her alanda ve makamda “tercüman” sıfatıyla çalışmaya başlamıştım. “Türkleri”, aslında hiç de tanımadığım ülkem insanını mikro ortamda, bir kaç gettodan oluşan yaşam alanlarında tanıdım. Kısa hayatımda ilk kez “etnisite” denilen olguyu orada anlamaya başladım. Türkçe konuşan, ama kendisini Kürt, Alevi, Ermeni, Süryani, Çerkez, Laz, Yörük, Türk şeklinde tanımlayan bu Türkçe konuşanların belirli bazı etnik ve dini özelliklerini hayatlarının her alanında “öncelikli” olarak vurguladıkları gerçeği bir özgürlük müydü yoksa bir parçalanma mı? Bu şekilde kendi “etnik” kökenim de ilk kez benim ilgimi çekti. Öyle ya, kim di benim atalarım? Bilme ihtiyacı hasıl olmuştu. Aradan uzun yıllar geçti, ülkeye geri dönüşler, başka ülkelere uzun seyahatler gerçekleşti. 1991 yılı idi. Babamın vefat ettiği yıl orada olamamıştım. Gömü törenine yetiştim. Bu boyu 2 metre, iri yarı, kara yağız babadan aklımda kalanlar yediğim onca dayak, her sabah erkenden kalkıp tıraş olup işe gitmesi ve akşamüzeri eve gelip, kendi yalnızlığında oturmasıydı. Hiç kendi çocukluğundan bahsetmezdi. Bir tek şey kalmıştı aklımda onun anası babası ve kardeşleri hakkında; dedem ve ninem Kürdmüş. Bunu annem söylerdi. Kürd olmak bir aşağılanma nedeniydi o yıllar. Bir kez de dedem, babaannem ve babamın kız kardeşlerinden birisi gelmiş idi evimize, misafir olarak, belki 10 yaşımda idim. Onlardan aklımda kalan ise kadınların kara çarşaflı ve suratlarında dövme olmasıydı....Erkeklerin ise Türkçesi ağır şiveliydi. Bir daha da görmedim onları. Babamın da ağzından bir kez olsun ben Kürdüm kelimesini duymadım. Takiben, “vatani görevimi” yapmak üzere orduya katıldım. “Her Türk Asker Doğar” nidalarıyla geçti zaman. Her Türkün neden asker doğmuş olması gerektiğini hala kavrayamamışımdır. Örneğin bana, askerlik mesleği hiç de çekici gelmiyordu. Ancak bu mekanizma vardı ve bir gruba “aidiyet” davranışı işte burada dikte ediliyordu. Vatan kelimesinin anlamını kavradım. Vatan kime göre vatandı? Neresi vatan dı? Gidebildiğin her yer vatan olamaz mıydı? Vatan silah ve militarizm mi demek di? Dersim isyanı sırasında babamın 2 yaşındayken, Beroç köyünde, bağlı olduğu Xıran aşiretinin bazı mensupları gibi, dedem ve akrabalarıyla sürgüne gönderilmiş olduğunu çözdüğümde artık 40 yaşımdaydım ve gene dönmüştüm yabancı illere... Kişi geçmişini babası soyuna göre ifade ederse bir Kürd, anası soyuna ithaf ederse bir Türk idim. Kürd ya da Türk olmak beni rahatsız etmiyordu. Ama günlük yaşamımda bu kimliğimi ifade etmek benim için birincil öneme sahip değildi. Öyle takıntılar geliştirmedim. Yaşadığım ülkede ömür geçiren Göçmen Türkiyeliler, her nedense, bazı kesimleri birbirine düşman bile olsa, bir arada yaşamaktaydılar. Bu gittiğim her ülkede böyle idi. Tek fark, hepsi Türkçe ve kendi dillerini konuşuyor, etnik kimliğini vurgulayabiliyordu. Oysa hemen tamamı yaşadıkları ülkenin kültürü ve dilinden kopuk idi. Bu bir ironiydi. Yani, Türkiye’nin bir mikro örneği oluşturulmuş, ancak etraflarını çevreleyen okyanusla ilgilenmiyorlardı. Yeni keşfettiğim Kürd kimliğimi algılayabilmem için Kürdlerin oluşturduğu derneklere devam etmeliydim. Öyle de yaptım ve diğer “Türk” dernekleri yanında onların toplaşma mekanlarına da dönem dönem gittim . Örgütlü olan grup her seferinde “ayrılıkçı “ çizgisinde olan gruptu ve çeşitli isimler altında faaliyet gösteriyorlardı. Kürdler de kendi aralarında kılcallara ayrılmıştı; Soranlar, Goranlar, Dımliler, Kurmançlar, Zazalar, Asurî Kürtler, Yahudi Kürdler, ve farklı hassasiyetleri....Dilleri yasaklanmış, gelenekleri aşağılanmış, inkar edilmiş bireyler topluluğu. Çoğu gücü tamamen teslimiyet içerisinde bir gruba aidiyette arayan insanlar. Militarizmi sevmem. Dolayısıyla, militarist yönleri konusunda hiç bir zaman yorum yapmamaya özen gösterirken, bir yandan bu insanların Kürd kimliklerini gözlemliyordum. Doğru, kendime ait bir sürü yön bulur iken, diğer yandan müthiş bir şiddet eğilimi gördüm. Yaşadıkları coğrafyadan dolayı, deniz aşırı topluluklarla ilişkileri zayıf olmalıydı ki, bulundukları geçiş yolları, zor koşullar onları şiddete yakın kılmaktaydı. Cehalet diz boyu idi. Bu diğer “Türkiyeliler” açısından da çoğunlukla böyle idi denilebilir. İnsanlar tek bir ideoloji, tek bir kişi, tek bir amacı, tek bir dini inancı ya da inançsızlığı sorgusuz ve de sualsiz kabul ediyorlardı. Yani bireyi “çaresiz” yapıyordu. Bireyin bu derece yüceltildiği o ülkede bunun nasıl olabildiği sorusu hala cevapsızdır dimağımda. İşte bu kabullenmişlikle çocuklarının bir kısmı gerillaya katılırken, bir kısmı ise “arafta” kalıyor, ne Kürd, ne de “yabancı” oluyorlar, bir kısmı uyuşturucu ve fuhuş batağında boğuluyor, bir kısmı her şeyden tamamen kopuyor, başak gibi biçiliyorlardı. Çok az kısmı ise eğitim alıyor, profesyonel bilgi sahibi oluyor ve gene kendi grubuna desteğe devam ediyordu. Türkiye’de durum farklı mıydı? Birçok Kürd insanı eğitim alıyor ve fakat bunların bir kısmı dağlarda telef oluyordu. Her seferinde ise, “toplum” bir kaç on yıl geriye öteleniyordu. Tam da “ birçok kazanım elde edildi, bir şeyler oluyor, artık eğitimli gençler eli ile hem Türk ve hem de Kürdler daha refah içerisinde, özgürce yaşayabilecek” umuduna kapılmıştım ki, dün gene birçok genç “şehit” oldu, “vatan” uğruna. İngiliz General C.F. Aspinall’in Çanakkale muharebelerinde yaşananları ifadesiyle: “ Türklerin çiçekleri” elllerinden alınıyordu. Birey olmak çevredeki diğer bireylerle arana çizgi koymanı sağlıyor. Kendi aklını sonuna kadar kullanabilme yetisi veriyor. Hedef seçebilme özgürlüğü veriyor. Diğer yandan birey olmak kişiyi hedef kılıyor, grup mentalitesi bireyi hedef görüyor. Sonunda olan zor yetişen bireylere oluyor. Örgüt, oluşum, toplum, kurumlar ise var olmaya ve savaşa devam ediyor. Hep beraber bir yarım yüzyıl daha kaybetmeğe mecalimiz var mı bu ülkede? Bireysel özgürlükleri ne zaman öğreteceğiz çocuklara? Ben mi, ben artık ne Kürd ne de Türküm, ben bir bireyim ve etnisite adına insan öldürenlerden değilim. Ben yaşadığım coğrafyayı doğal olarak kendilerinin kabul edip onu parçalamak, yutmak ve kendisine katmak isteyen emperyal devletlerin karşındayım. Daha 100 yıl önce parçaladıkları yaşam alanlarımızı bir kez daha parçalamalarına birey olarak direnmeye devam edeceğim. Çanakkale’den Karsa, Hakkari’ye, Süleymaniye’ye, Şama, Süveyş’e, Tripoli’ye kadar her yerin vatanım olduğunu hissetmek istiyorum. Ben bir bireyim, en çok da Anka kuşunun kanatlarında, sınırsız uçabilmeyi isteyen bir hayalperest birey.. 2012.

Tuesday, 4 December 2012

"ECEABAT ASIRLARDIR ANADOLUNUN KİLİDİ" ADLI KİTAP MAHKEMELİK OLDU


Çanakkale Şehitleri Anısına yapılan kitap mahkemelik oldu. Gelibolu Yarımadası'nda 96 yıl önce yaşanan Çanakkale Savaşları'nda isimlerini altın harflerle tarihe yazdıran binlerce şehidin anısına hazırlanan 5 boyutlu ''Asırlardır Anadolu'nun Kilidi Eceabat'' adlı kitap mahkemelik oldu. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır'ın tarih danışmanlığını, sanat yönetmenliğini Ergun Nuhut'un yaptığı, fotoğraflarını Mehmet Akgül ve İhsan Ayıtkan'ın çektiği, üç boyutlu fotoğraflardan oluşan, kapağı açıldığında Çanakkale Türküsü çalan, içindeki bir şişede 57. Alay Şehitliği'nin toprağı ile savaşta atılan bir merminin kovanı bulunan, ayrıca üç boyutlu fotoğrafların görülebilmesi için de özel bir gözlük yer alan kitapta savaşlarla ve ..... ilgili bilgiler ise Türkçe ve İngilizce metinlerle okuyucuya sunuluyor. Kitabın içinde yer alan Türkçe metinlerin İngilizce çevirisini yapan Doğan Şahin, kitapta isminin bulunmadığı gerekçesiyle bir süre önce Çanakkale Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Savcılık, Şahin'in şikayetini değerlendirip, olayla ilgili iddianame hazırladı. İddianamede, Eceabat Kaymakamlığının ''Eceabat Asırlardır Anadolu'nun Kilidi'' adlı bir kitap yayımladığı, kitabın Ergun Nuhut tarafından hazırlandığı, ÇOMÜ Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Burhan Sayılır'ın kitaba danışmanlık hizmeti verdiği, Şahin'in ise Burhan Sayılır'ın teklifi üzerine kitapta yer alan Türkçe metinleri İngilizce'ye çevirdiği, talep etmesine rağmen kitap yayınlandıktan sonra isminin belirtilmemesi nedeniyle şikayetçi olduğu bilgisine yer verildi. Ergun Nuhut'un alınan savunmasında, söz konusu kitabın noterden tescilli projesi olduğunu, Şahin'in tarafına ait olan metinleri belli bir ücret karşılığı tercüme ettirdiği, tercümelerin orjinalinin tarafına ait olduğu, kitapta müştekinin isminin geçmemesine kendisinin karar verdiğini belirtildiği iddianamede, atılı suçlamayı ve uzlaşmayı kabul etmediğini ifade edildi. Aldırılan bilirkişi raporunda Şahin'in söz konusu eserin yabancı dildeki çevirilerini yaptığının anlaşılması halinde dava konusunun eser içinde çevirisini yaptığı bölüme ilişkin olarak işleme eser sahibi olduğu ve manevi hak sahibi bulunduğunun belirtildiği, bu suretle şüphelinin manevi haklara tecavüz suçunu işlediğine dair hakkında dava açmaya yeterli ve inandırıcı delil bulunduğu bildirildi. Yapılan duruşmalar sonrasında Sanık Ergun Nuhut al ay hapis, sabıkasız olduğu için 5 aya indirildi , ve sonuç olarak 5 yıl denetimli serbestlik cezası aldı. Karar kesinleşti.
Kamuoyuna Duyurulur

Thursday, 14 June 2012

WW1- POW IN TURKISH CAPTIVITY/ARMENIANS


AN ANSWER TO A FORUM WRITER David, To my mind the counter argument you have submitted as to “since POWs were interned at Armenian Church, so it is to do with Armenians” is hollow thinking. Because, some POW were in fact held at a “ Medrese’s” and some at private homes, some at factories and some at railway yards and yet some at farms, and some at abandoned school buildings, none of which were surrounded by barbed wire. The exact number of POW deaths in Turkish POW camps is not known. There were no hate speeches in the Ottoman Empire against Armenians prior to WW1 events. About 300 thousand Armenians suffered or died as a direct and inevitable result of revolt against the central government in WW1. I have observed that the current “Armenian Genocide claims” is in essence political. I accept that nothing is pure black or white. I have acknowledge that Armenians were duped by the Russians into fighting for a greater Armenia, having armies and fighting units at war with the Turks, that there were casualties on both sides as is natural in a war. Genocide is the proof of intent to eradicate a minority. Genocide is an arbitrary crime attributed to governments who commit massacres or encourage them in order to wipe out a group. This was not the case of the Ottoman Empire and the Armenians. Many Armenians were killed. But many Ottoman Muslims were killed by Armenian volunteer units, gangs, and rebels whether under Russian or French flags. There is still no proof of intent by the Ottoman government to eliminate Armenians, because there seems no motive to eliminate the Armenians. Wasting money, time, effort, and man-power, that you do not have, to exterminate a race requires more logistics to support the motives. To my knowledge, even Armenian historians struggle to find authentic evidence of genocide. Some of the “evidence” point to forgeries, some point to death tolls and speculation as proof. People must learn to put their prejudices aside and take the time to conduct their own research. Genocide Scholar, Guenter Lewy, has this to say… “According to Article II of the Genocide Convention of 1948, “intent to destroy” is a precondition of genocide. A large number of dead alone is not sufficient. Thus, for example, collateral casualties of an aerial bombing do not constitute genocide, no matter how large the number of victims. There exists no evidence that the Ottoman regime had intent to destroy the Armenian community.“ On the other hand, there is plenty of evidence that Armenians committed massacres. I observe that a truly tragic historical event seals the mind of many at the hand of politically motivated game pieces, as it has been hammered into the minds of generations since the end of 19th Century. My approach to this matter is from reason. No faith has been put into this thought process , which otherwise I believe would furnish new grounds for conflict to continue, which in turn would be the result of a lesson not learned, which I do not desire. The arguments parties could develop are infinitely variable and interpretations will differ. Therefore, I will try and convey my interpretation of the historical matters on the basis of analyses of documentation, records, proof, allegations, evidence, attempts at reprisals and sanctions and ultimately punishment in terms of Universal law. At no time will I deny the tragic deaths of thousands of Armenians as direct result of “divide and conquer” policy by the then world powers and for their own expansion purposes. What I do find odd is that whenever there are attempts to fill in the gaps to Armenian blood bath relaying the events that happened before, after and during that period. Armenian Revolt at WW1 is well documented. Russian, Ottoman and US records point out to deaths of thousands of innocent Anatolians at the hands of Armenian bandits when larger towns. I shall certainly not stand aside and see tragic events such as outrages against Armenians and POW treatment tabulated. Throughout the last 500 years or so, there have been Christian Missionaries sent to many different countries throughout the world by French, German and British, and for the last 2 hundred years by US. Anatolia and Mesopotamia, the Land of bible was always and continues to be in 2011 the ultimate center of attention. Some of the most ancient roots of humanity are located in the Near East as are the beginnings of most major religions. The first of US missionaries were in 1819 given the commission by the American Board of Commissioners for Foreign Missions and were there to compete with others who had been there much before: “From the heights of the Holy Land, and from Zion, you will take an extended view of the widespread desolations and variegated scenes presenting themselves on every side to Christian sensibility; and will survey with earnest attention the various tribes and classes who dwell in that land, and in the surrounding countries. The two grand inquiries ever present in your minds will be, WHAT GOOD CAN BE DONE? and BY WHAT MEANS? What can be done for Jews? What for Pagans? What for Mohammedans? What for Christians? What for the people in Palestine? What for those in Egypt, in Syria, in Persia, in Armenia, in other countries to which your inquiries may be extended?” (UCBWM 150 Years). The Ottoman Empire as of 1453 grew from the ashes of the Roman Empire and controlled Middle East, much of Near East and parts of Africa and Europe until about the beginning of 19th century. As such there was no specific race controlling the empire and the children of conquered peoples held powerful office in the Ottoman Empire and Armenians were not spared. During the nineteenth century the politics of the area were dominated by conflicts between Russia, Germany, Italy, England, the European governors in the Near East and the native people, governments and religions of the Near East. This was feed and encouraged by the decline of the Ottoman Empire and the instability of its political structure. The outer fringes of the Ottoman Empire were seen as rich prizes in the expansion of Russia and the European communities. Turkey came through WW1 without being completely over run and divided amongst the Allies. Throughout the turmoil of one political crisis and war after another, multi-national missionary groups struggled to spread the word of Christ. These individuals had multiple objectives in their occupation of the Near East countries. Primary may have been the desire to restore the Christian faith in the area. The Turks were, indeed, defeated at the end of World War I, despite their previous victories at Gallipoli and elsewhere. The armistice was concluded at the port of Mudros, Lemnos, on October 30, 1918. Admiral Calthorpe, signatory of the armistice, was appointed British High Commissioner at Istanbul. He was provided with a special staff for this new post. The Allies did not wait for a peace treaty after the armistice for claiming the Ottoman territory. Just 13 days after the Armistice, French, and British Troops entered the city in November of 1918. Early in December 1918, Allied troops occupied sections of Constantinople and set up an Allied military administration. On February 5th, the Foreign Office instructed the British High Commissioner in Istanbul to ask officially the Turkish Government to hand over to him or nearest allied commander such Turkish officers or officials accused of following offences: (i) Failure to comply with armistice terms, (ii) Impending execution of armistice terms, (iii) Insolence to British commanders and officers, (iv) 111- Treatment of prisoners, (v) Outrages to Armenians or other subject races in Turkey and Transcaucasia, (vi) Participation in looting, destruction of property, etc., and, (vii) Any other breaches of the laws and customs of war. Soon in same year the allies were informed that the Ottoman Empire was in compliance with its full apparatus to the occupation forces. Armenian claims and POW matters would be investigated by a commission. Turkish Courts-Martial of 1919–1920 were courts-martial of the Ottoman Empire during the aftermath the World War I. Former officials were court-martialled including the charges of the massacres of both Armenians and Greeks as well as ill treatment of POWs in Turkish hands. Most of the Turkish courts-martial were dismissed and the serious ones were relocated to the "International Court-Martial in Malta" rather than being held in a Turkish court whose "findings cannot be held of any account at all." (John de Robeck,) The courts-martial were labeled "Turkish" because of their selective accusation of only the Turkish subjects of the Ottoman Empire. During the second stage the international trials, Ottoman politicians, generals, and intellectuals were relocated from Constantinople jails to the British colony of Malta, called the Malta exiles, where they were held for some three years while searches were made in the archives of Constantinople, London, Paris and Washington to find proof of their guilt. The tribunals were held under occupation, thus the judges were under the scrutiny of the occupying forces. However, the validity of the evidence presented in these testimonials has been questioned owing to a lack of defendant rights. The validity of the evidences presented, such as letters and orders have been in study. Some of them had proven to be forgeries. In some cases hearsay was an issue as direct evidence has never been presented. When the international trials were staged, the High Commissioner at Constantinople, Calthorpe, was replaced by John de Robeck, the Commander-in-Chief, and Mediterranean, who said "that its findings cannot be held of any account at all." New series of deportations continued, in small groups, from March to November 1920, and the number of Turkish detainees at Malta reached the total figure of 144 persons. The alleged offenders were already in British hands, detained at Malta prison, The British forces were in occupation of Turkish territory. Therefore all Turkish Central State Archives and some of those kept in provinces were at the disposal of British authorities. The Armenian Patriarchate of Istanbul was, from the very beginning of allied occupation, in close collaboration with the British authorities in Turkey, and nearly all Armenian informers, spies, and "witnesses" offered their services to their British masters in order to revenge the Turks. On July 19, 1920, Winston S. Churchill submitted to his Cabinet the following secret memorandum expressing his concerns in the matter of Malta Tribunal: "I circulate to the Cabinet a long list of prominent Turkish politicians, ex-ministers, generals, deputies and others whom we are still keeping as prisoners at Malta. It seems to me that this list should be carefully revised by the Attorney General, and that those men against whom no proceedings are contemplated should be released at the first convenient opportunity." PRO?FO. 371/ 5090 and C.P. 1649: Memorandum by the Secretary of State for War (Cabinet) on position of Turkish prisoners interned at Malta, dated July 19, 1920. On March 31,1921, Lord Curzon sent the following telegram to Sir Auckland Geddes, the British Ambassador in Washington: ?There are in hands of Majesty’s government at Malta a number of Turks arrested for alleged complicity in the Armenian massacres. There are considerable difficulties in establishing proofs of guilt. Please ascertain if the United States government is in possession of any evidence that would be of value for the purpose of prosecution. British Archives. PRO?F. 0. 371/ 6500/ E.3552, Curzon to Geddes Telegram No 176, dated March 31, 1921 Upon this memorandum by Mr. Churchill, the whole question of Turkish prisoners in Malta was discussed, for the first time, at the British Cabinet meeting held on August 4, 1920, At the same time the Law Officers of the Crown were consulted on the subject and they had submitted to the Cabinet an interesting memorandum. It was clear that the Law Officers were dealing only with few Turkish deportees accused of ill-treatment of British prisoners of war. No material or evidence ever existed about alleged and propagandized Armenian massacre. Therefore, the Law Officers of the Crown abstained from accusing anyone of Turkish deportees of such a crime. They have given to the Cabinet the following opinion: "The list of Turkish subjects who have been sent to Malta on the instruction of H.M. High Commissioner at Constantinople and detained there falls roughly into three categories: 1) political offenders, 2) persons accused of deportations, pillage and massacres, 3) persons accused of ill-treatment of prisoners of war." "The third category is the only one which comes within our purview, and we have no knowledge as to the individuals contained in the other categories." "The identification of those charged with ill-treatment of prisoners of war, is a matter of some difficulty... The only person on this list who appears to be quite clearly identifiable is 2707 Major Mazlum Bey Edip... In addition it is possible that 2676 Djelal Bey, 2679 Tevfik Mehmed, 2680 Tevfik Ahmed, 2694 DjemalEfendi Abdul and 2710 Hakki Bey Ibrahim maybe identical with persons of similar names.." "So far as concerns the material that has been before us, the above are the only persons whose detention on the ground of ill - treatment of prisoners of war seems desirable. But we would observe that the arrests have all been made on the instructions of the High Commissioner at Constantinople. He no doubt acted on evidence which came into his hands and reference to him would appear to be desirable before any definite action is taken for the release of any of these men." At their meeting held on August 4th, 1920, The Cabinet agreed that: "The list (of the Deportees) should be carefully revised by the Attorney General with a view to selecting the names of those it was proposed to prosecute, so that those against whom no proceedings were contemplated should be released at the first convenient opportunity." This decision was accordingly communicated to the Attorney General. This was the first step toward the release of Turkish detainees in Malta. Sir Auckland Geddes stated: “I have made several inquiries at the State Department, and today I am informed that while they are in possession of a large number of documents concerning the Armenian relocations, from the description, I am doubtful whether these documents are likely to prove useful as evidence in prosecuting Turks confined in Malta. Should His Majesty’s government so desire, these documents will be placed at the disposal of His Majesty’s Embassy on the understanding that the source of information will not be divulged. [Intimation that the available documents are flimsy, as such if their sources are revealed it would be embarrassing for the U.S. State Department.] British Archives: PRO?F. 0.371/ 6500/ E.6311 Geddes to Curzon, Telegram No 374, dated June 1921. But until March 1921, absolutely no evidence at all was produced against those persons and no action whatsoever was taken for their prosecution. Nothing as evidence or material ever existed neither at the possession of the British authorities in London nor in that of the Governor of Malta, and, therefore, all hopes were centered on H.M. High Commission in Istanbul. "The present section (i.e. Armenian and Greek Section of H.M. High Commission) can only collect such information as is passed to it or which voluntarily finds its way here. The section now has recorded in easily available form of information concerning the 118 deportees, all alleged to have been guilty... (But) none of this information is in itself has strict legal value... "The Americans must be in possession of a mass of invaluable material..." To sum up, there was no evidence at all to prove that such a crime as alleged Armenian massacre ever committed in Turkey. Therefore it was proved impossible to produce any dossier in the legal sense against anyone of Turkish deportees at Malta- On September 19th, Lord Curzon authorized Sir H. Rumbold to negotiate as proposed and even to consent to the release of the eight Turks in question. He wrote: "The War Office however is ready to forego trial of the eight Turks charged with cruelty to British prisoners if release of all British prisoners can thereby be secured before winter. Should you therefore find it necessary, you may agree to release of the above mentioned eight Turks thus fall back on an "all for all" exchange. (96) Sir H. Rumbold made it clear that the British authorities waived all claims to bring the eight Turks to trial whether by a Turkish or another court. Thus, the meticulous search conducted by the British for 30 months with an utmost zeal to vindicate the Armenian allegations produced nothing. The much-touted "eyewitness accounts," "hard proof" and "evidence" proved to be grotesque lies. The British, deeply embarrassed by this unexpected turn of events, offered to exchange their prisoners of war in the hands of the Ottoman government with the deportees of Malta. At that point, those prominent Turkish nationals detained arbitrarily and willfully in Malta were no longer suspects but hostages in the hands of the British government. To spare themselves further embarrassment, the British dropped the case. Field Marshal Plumer, Governor and Commander-in-chief of Malta, reported that all Turkish deportees in Malta embarked on board HMS "Chrysanthemum" and R.F.A. "Montana!" on the afternoon of the 25th October, 1921. "Chrysanthemum" and "Montenal" arrived at Inebolu on October 31st and all deportees of Malta landed safely on Turkish soil. And all British prisoners who were handed over to their authorities reached Istanbul on November 2nd.(102). The episode of the deportees of Malta thus ended. Hovhannes Katchaznouni, First Prime Minister of the Independent Armenian Republic the Armenian Revolutionary Federation (Dashnagtzoutiun) had these to say about the state of affairs (The Manifesto of Hovhannes Katchaznouni, First Prime Minister of the Independent Armenian Republic. Translated from the original by Matthew A. Callender, Edited by John Roy Carlson (Arthur A. Derounian): “At the beginning of the Fall of 1914 when Turkey had not yet entered the war but had already been making preparations, Armenian revolutionary bands began to be formed in Transcaucasia with great enthusiasm and, with especially, much uproar.... In the Fall of 1914 Armenian volunteer bands organized themselves and fought against the Turks because they could not refrain from organizing and fighting. This was (in) [sic.] an inevitable result of a psychology on which the Armenian people had nourished itself during an entire generation: that mentality should have found its expression, and did so. He declares: one of the main aspects of Armenian « national psychology... [is] to seek external causes for [Armenian ] misfortune. ». .... When the skirmishes had started the Turks proposed that we meet and confer. We did not do so and defied them...The troops were constantly retreating and deserting their positions; they threw away their arms and dispersed in the villages. Our army was demoralized during the period of internal strife, the inane destruction and the pillage that went [on] without punishment. ..... And the advancing Turks fought only against the regular soldiers; they did not carry the battle to the civilian sector. Edward Fox, the American District Commander at Kars, in a telegram, dated October 31, 1920, (7) to Admiral Bristol, the U.S. High Commissioner in Istanbul, wrote that “. The Turkish soldiers were well-disciplined and that there had not been any massacres... When on November 2, 1920, the armies of Kâzim Karabekir Pasha reached Gümrü (Alexandropol, now Leninakan) negotiations with Turks began and It was decided that; the Turkish and the Armenian Governments, « for the purpose of putting an end to the hostilities and to find a basis of agreement, have sat down for an examination of the facts. The discussions resulted in the following agreement : The state of war between Turkey and the Armenian Republic was to be ended. The frontier between Turkey and Armenia was established. The territories designated for Turkey were to remain as such « by irrefutable historical, ethnic and legal rights. » 118 Ottoman officials were imprisoned in the island of Malta for two and a half years and without lawyers because the British public demanded justice for massacres of Armenians that were always appearing in the newspapers. Though Britain knew that the media was used throughout World War I to paint an evil picture of the Central Powers and especially the Ottoman Empire, they fell victim to their own propaganda and were forced to create a military tribunal to punish the Ottomans for war crimes and try to calm the British public they themselves had enraged. The Malta Tribunal that began on May 28, 1919 was a predecessor to the Nuremberg trials, even with all the evidence and archives of the Ottoman Empire at their fingertips they failed to find any evidence supporting the theory that the Ottomans had ordered a plan of genocide to exterminate the Armenians. The arrests continued as evidence was searched for throughout the world. In fact, the Ottoman archives, since they were captured by the British (the occupation of Constantinople), were handed to an Armenian archivist who could read Ottoman documents, Haig Kazarian, to search for any evidence of crimes against humanity. One must note that in such a desperate time, the Ottoman Empire would be too busy fighting a world war on several fronts to commit soldiers, time, and money to kill Armenians. The primary sources you talk about describe massacres, killings, starvation, and disease. Primary sources talk about how they witness death and suffering, which was happening to almost every ethnicity during World War I. However, only forgeries have been offered by Armenian historians to prove that the government intended to exterminate Armenians. You cannot simply accuse an empire of genocide without sufficient evidence. In conclusion, The death of civilians within a war should not be automatically labeled genocide without a real systematic attempt by a group to eliminate them from this world. You claim something and then when someone asks you where the evidence is, you call them a liar or denier. This is unjust. Armenians have more churches in Turkey than in Armenia! There is no proof of Armenian churches being damaged purposefully. There are many Armenian churches in Turkey that are not damaged. Recognition of Armenian Genocide by governments is simply a result of good political campaigning by Armenians living in France, Canada, and Greece. This doesn't mean those who vote for recognition are historians and it doesn't prove genocide just because some countries recognized it. A huge percentage of the Armenian population survived. Many even boarded Allied ships and started new lives in France, Russia, Italy, and the United States. Is it any wonder that the largest populations of Armenians today happen to be in Russia, France, and the United States? If they were mostly killed off, did they multiply faster than all the other ethnic groups in the world? When the Ottoman army itself is going into battle starving and with disease---is it any surprise that Armenians too would die? What happened to the Ottoman Armenians cannot be described as genocide because of the lack of evidence that it was a genocide. In addition, there are plenty of contradictory facts that completely falsify any thesis of genocide. The allegations of Turkish mistreatment of POW have also been repelled at the said tribunal. ( 2011)

Friday, 16 March 2012

THE GREAT WAR AND AUSTRALIAN SUBMARINE AE2

Australian Submarine AE2 Crew as POWs in Turkey by Dogan Sahin (B.Edu.English; Turkish Translator-Amateur Researcher)
Surely, wars aren’t meant to be nice. It has been 93 years since the worst war in human history shook the world to its foundations. It was a time when human beings mastered the art of killing by coordinating the air, sea and trench battles. More than 60 million people were involved. It was the Great War. There is no such thing as a “just” war. However, I have always believed that the wars are declared by States, but fought by individuals. It is this belief in the powers of individual that drove me to begin a search on the Prisoners of War in the Great War. As I searched through the records, I realized that it was rather hard to find out whether an individual was in fact taken a prisoner of war or died in battle. The fact that neither of the sides took many prisoners and Allied powers have confiscated some Turkish State Archives following armistice and British records were destroyed in WW II made my job difficult. Another obstacle was no matter how small or detrimental, many documents of the Ottomans were kept in the original state in old script. The republican archives had information in current Turkish script. Also, due to the fact that many of the Turkish soldiers were illiterate and not many soldiers from the Allied ranks published personal records meant that I had to rely on a very few diaries that were available through internet and state records online. There was not much information in the Western records regarding the foot soldier. It was relatively easier to find out information on the officers. I was fascinated by the sorrows, hopes, destitute, cries, joys, artistic achievements, lament, love, pain, suffering, daily lives and cultural attitudes of the POW; of those who suddenly found themselves in conflict with other human beings, whether voluntary or otherwise. Cultural and sociological structures of whole societies had changed; the individuals’ look on life had been distorted. In a way becoming a Prisoner of War to the “enemy” meant life! After all, the war was over for the POW. That is, the danger of being shot or blown to pieces by artillery fire was over. This in turn meant another kind of suffering for many. Life was easier for an officer as a POW, for all sides held a certain unwritten respect for the officer. For example, when General Townsend surrendered to Turks in Kut, he was treated with utmost respect and spent the rest of the war in Istanbul in perfect conditions. Whereas, many of his men had to be distributed to around 20 POW camps in Turkey and most of them were made to work, as has been the case for those who had fallen POW to the Allied powers. Those diaries of the POW I have read from both sides of the conflict had a variety of attitudes towards the enemy. It seemed as if writing the negative aspects of life as a POW was much preferred. I did not expect the POW, the one who had positive experiences, to write for it seems illogical that you can write “good” things about your enemy. This was a forced attitude. An individuals experience as a POW widely differed. Some complained about the harsh treatment one received and this was based purely on the belief that he suffered because he was the enemy. The individual never wrote about his behavior towards the captor in terms of discipline and respect to the culture of the enemy. Some delved into artistic endeavors and wrote poems and painted. Yet others entertained themselves by learning the language of the captor or other POWs in the same camp. My main purpose in this research was to find out facts about the life of POW in Turkish hands. Comparatively speaking, what I realized was that in fact the Turk’s behavior towards the captives was not as atrocious as some soldiers had portrayed in their writings, or some writers would make us believe for a reason that is unbeknown to myself. There were quite many individuals, who said they were happy with the treatment they had received. Certainly, the populace themselves were almost always good towards the captive. The POW were treated as “guests” rather than the enemy. Because, once captured they were harmless and not the enemy anymore. Expectations of those who delved into the negative, I found were mostly unrealistic. They may have felt that Turkey was as rich as their own country! What they didn’t know was that the whole Turkish population was suffering the disasters of the war. Food was scarce, money was almost non existent, their country was being invaded, their husbands, uncles, fathers, brothers, sisters were killed; they were on the defensive. Having difficulty in feeding themselves and contributing to the war efforts on 7 theatres, they now had to keep the POWs alive. There were POWs from a variety of nations such as the Russians, English, Indians, Ghurkas, Australians, New Zealanders and others in Turkey. When compared to the camps such as “the Stalag” in Germany or “Maadi Camp” in Egypt for the Turkish POWS in the Great War, one cannot call the Turkish “garrisons” as a “camp” as such. Second to the fact that there was not even one book on this particular niche subject in Turkish, apart from the not so well translation of “Stoker’s Submarine” by Brenchley’s analyzing the then lives of the crew and events, one of the most interesting and satisfying events throughout my research was to discover that in fact an Australian Institute and a Turkish institute was collaborating on determining the future of AE2 submarine, the first Australian submarine, scuttled by its commander in the Çanakkale straits. By then I was densely into research and scanning hundreds of pages of diaries and notes and reports and opinions on the POW aspect of the Great War and the individuals fallen POW to Turks. Definitely interested in what in fact happened to the crew, those individuals for whom the noisy side of the war was over, I had the good fortune of being invited to TINA-SIA Organizations Workshop in Istanbul in April. There I had the chance to discuss with wonderfully equipped experts. My studies led me to believe that the Australian AE2 crew were not encamped in places surrounded by barbed wire. They suffered from the abundant lice and bugs, harsh winters, hot summers, lack of food and other nutrition, the alien nature of relations with the locals, they suffered the results of uprisings by ethnic elements, brigands, absconders, dirty businessman, cheats, pitiful soldiers, revenge attacks, lack of knowledge and misinformation, international politics and the Great War within those few years of captivity like the rest of the country did. Almost all males from the age of 14 upwards were mobilized to fight on “7 fronts”. The populace mainly consisted of widows, older men and children. Here of course one needs to place great consideration on the thoughts and knowledge of the Australian individual on the Ottomans “ The Turk”. The image created by the Allied powers of the Turk as the enemy is what defined the attitude of the Australian “identity”. Perhaps the “Broken Hill” story may have contributed to the negative image. The prisoners of war, once given parole, were allowed to mingle with the population, stay in private houses and buy their own food etc. so long as they didn’t attempt to escape. Escape, some did and those were officers! Why would a private want to escape? He was alive, although life was difficult to what he had been used to. But an Officer was expected to try and escape...Some cultural differences and expectations I have discovered in the diaries were truly fascinating and made me smile. One POW, J. Wheat from Australian Submarine AE2 wrote *“...About 7 pm. they brought us off a good meal from ashore, or at least we found out afterwards that it was good meal for Turkey. This meal consisted of two small loaves of bread each, two big dishes of stew having a very strong taste of garlic, two dishes of a kind of salad, some sort of green stuff with olive oil, which had a horrible greasy taste.” “..We learnt from the sentries that the name for tea was “Çay” and this was the first Turkish words we learnt. Needless to say we were always calling out for “Çay”. In the evening we were served with a meal that is a kind of pea cooked in nauseous Grease floating over the top of the water, which we learned afterwards is always put with these meals. There were three dishes brought in and placed on the floor. We were given a wooden spoon each and told to divide the food between ourselves. Just imagine an Englishmen with a dirty spoon squatting on the floor all eating from the same dish, food not fit for a pig (He is writing about lentil soup here which in those days must have been a treat for them! Same food is still served as stable in the modern Turkish army and is called “Kara Simsek” amongst the ranks. Full of protein!). He continues “…August 1st- a great number of Turkish recruits arrived in AfyonKarahisar. They camped outside the mosque close to us. They were all about middle aged. One thing we were surprised at was whenever we were going or returning from work the populace never showed any sign of hate against us...” The records of William Wolseley Falconer, one of the 33 of the Australians from the same submarine show that ” he was first interned in AfyonKarahisar and later sent to Belemedik. His technical expertise made him a valuable asset to German engineers contracted to build the railway through Taurus Mountains” Yet another Australian, Lionel Stanley Churcher’s records suggest ” By all accounts he was a fiery and temperamental POW. He clashed particularly with Australian Corporal Kerr. They were drinking and card playing buddies and often fought: His litany of irritations included “inadequate bedding” “being ignored” and “lack of assistance” in his job as a cook. Obviously after one of his fights he was sent back to AfyonKarahisar;” on accounts of disturbing the peace I assume! William Thomas Cheater’s records say “In AfyonKarahisar camp his duties as a batman included going to the local markets to buy food and clothing for the officers... As months passed in captivity Afion officers staged plays and concerts for which Cheater bought all materials, props, sets and costumes including women’s clothing and veils. Apparently Lt. Stoker (the commander) and his fellow officers were already planning to escape dressed as women. After the escape by Lt.Cdr.Stoker, Lt Price and captain Cochrain (both from E7Submarine) escaped, Cheater was singled out and held partly responsible for escape. The Turks had traced the escape disguises back to h is market excursions, for which he was punished” The official report* prepared by the Commander Stoker of AE2 – in response to what seems to be application to G.O.C British in Istanbul states in parts of “Charges Laid Against Djevad Bey “ on 29 November 1918: “ 1. In May 1915, shortly after capture, I was placed in a prison at Constantinople, close to Ministry of War under the orders of Djevad Bey. The prison contained civilian prisoners under sentence for all sorts of crimes…It was filthy and filled with many kinds of vermin-but chiefly with bugs which there were legion. …….In order to force information of military value from me I was subjected to all sorts of threats and and offers of humiliating nature, separated from my brother officers,……with 4 Turks. Finally placed in solitary confinement. All protests remained unanswered” Here I note that he states from the beginning that “ they were captured”. I guess I wouldn’t call the situation a “capture” but simply a “surrender”. This only proves the different cultural mentality of the captor and the captive. As an officer surely, he would be interrogated but I note that there were no more harsher treatment than “threats and offers..”. This distinguished officer of the British of course wished a different treatment but his situation proves my vision that the POW was not an enemy of the Turk once captured. Thus, his placement amongst the civilian Prisoners. After all, he was prisoner in general sense. His “non-important” documentation was taken. I don’t believe any other captor would behave differently!.... “2…In October 1915 Sub –Lieut Fitzgerald; R.N.R and I were sent from Afion karahissar to Stamboul and again placed in prison under the orders of Djevad bey in similar circumstances to (1). All protests by me remained unanswered for 4 days and Djevad bey informed me that he was acting under the orders of Enver Pascha but did not know the reason…….…We were fed on Turkish soldiers bare ration (which in fact meant bread and water) and allowed to buy no extras. In this situation we remained for 25 days and were then , I believe, only released on the repeated demands of American Ambassador. This treatment we were informed, was placed on us on account of ill treatment of Turkish Officers by the English in Egypt *.” The same is noted in the diaries of the American Ambassador in his diaries and relates to the reports that Turkish POW in Egypt Maadi Camp of the British were being mistreated and he notes “ I wish the British had kept better records”. However, a red Cross report on British POW camps in Egypt exists (in response to a complaint that up to 15 thousand Turkish POW were blinded as a result of British practice of subjecting the POW to “Lissol” treatment.). My opinion on this particular matter has been published in Bodrum İskele Meydani Magazine in Turkey. Stoker continues: “ 3. In April 1916 , having been recaptured with two companions after an attempt to escape, I was taken to Stamboul and again placed in prison under Djavid bey. He stated that I had broken parole (I had never given a parole) and that the English Government had arranged with the Turkish Government that no prisoner would attempt to leave his place of internment…..I was condemned to 25 days imprisonment and the Turkish General who presided stated that we had already been in prison for 6 months now and would be immediately released…” So we see that an officer is always trying to escape, unlike the foot soldier individual. The more I read, the more I realized how effective it would have been for the Australian if they knew a bit about the “enemy”. However, little did the executing officer know about the actual reason of this war, never mind the ordinary foot soldier from either of the parties to the war. So, I now believe that in order for AE2 to be told to future generations, both peoples must work in cooperation and tell “the story” of the Silent Anzac Submarine and Sultanhisar “the captor” boat together. *I should express my appreciation to NSW Heritage Society, SIA, AE2 Commemoration Committee and TINA for providing me kindly with copies of original documents in the archives and 1914-1918Invisionzone.com for directions in my research into this sensitive subject and the published declarations by Mz. Jennifer Lawless of Australia in enlightening me.

Tuesday, 6 March 2012

Çanakkale Savaşlarında Ölen İkizler, Kardeşler

Hem okudum hem de yazdım,
Yalan dünya senden bezdim,
Dağlar koyağını gezdim,
Yiten yavru bulunur mu?


Mermiler evlatları vuruyor, ölenler ise analar oluyordu.

1.Dünya Savaşı birçoğumuz için siperlerde; fareler, çamur, kan, hastalık, açlık ve bomba ya da mermiyle yaşam ya da ölüm demektir. Bir savaştır ki, Çanakkale içindeki her şey ağlar. Bittabi bunlar tarihin bir parçasıdır.
Çanakkale savaşlarında verilen kurbanlara dair bir başka trajik yön, cephede ölen kardeş ve baba oğulların öykülerinin fazlalığıdır. Ancak, savaş denince hemen her detay yazılmış iken, Anadolu halkının savaş ve şahadetleri kanıksadığından mıdır nedir, savaşta ölen kardeş ve baba oğullar hakkında çok fazla yazılıp çizilmez. Savaşta ölen kardeşler ve baba oğulların öyküleri tarih içinde kaybolup gitmiştir adeta.
Bu konuda karşılaştırmalı bir çalışma yapmak çok mümkün olmadı. Müttefik güçlerinin kayıtları ise bizdekinden daha fazlaydı. Aynı günde ölen 3 kardeş mi istersiniz. Aynı bomba ile parçalanan ikizler mi. Düşman analarının yürekleri de dağlanıyordu. Ana bu. Adı, milliyeti önemli mi? İngilizlerin “ Dostlar Tugayı” adıyla yakın arkadaş, kardeş ve baba oğullardan oluşan birlikler teşkil ettiği de bilinir. Bu birlikleri kuran rütbelilere göre moral açısından bu çok faydalı olacaktı. Ama kısa süre sonra bunun böyle olmadığı görüldü. Anadolu’da ise o kadar çok savaş yaşanmıştı ki, artık bir evden şehit çıkmış ise, bir daha o evden evlat alınmamasına da karar verildi bir donem.

Şüphesiz, en yakın arkadaşı ile aynı birlikte olmak için “ kardeş” olduğu masum öyküsünü uyduranlar da vardı. Savaş makinesinin ölecek cana ihtiyacı olduğundan, kuşkusuz kimsenin gerçek ilişkisini incelemek gibi bir çaba da yoktu.

Hoş, aynı savaşta kanlarını verenlerin hepsi kardeşlik mertebesine erişmiştir, Atatürk’ün de muhteşem bir şekilde ifade ettiği gibi, Kan kardeşi, can kardeşi olmuşlardır. Ama bir de analara sorun? Belki de tek evlatlarınız olan oğullarınızı ve hatta eşinizi ve oğlunuzu aynı savaşta kaybediyorsunuz. Ölen ANZAK askerlerinin arasında evin tek evladı olanlar çoğunlukta, yani soyları kurumuş olan bir sürü aile var.

Buna nasıl bir yürek dayanır ki? Böyle bir olasılığı düşünmek bile benim ciğerimi dağlamaya yetti. İşin bir başka trajik yönü ise Çanakkale savaşlarında ölen Müttefik askerlerinin, hele hele Anzak askerlerinin arasında bulunan kardeş sayısı ve birçoğunun da mezarının bilinmemesi. Bir bakıyoruz Anafartalar savaşında aynı gün ölen URRY kardeşlerin ruhları selamlıyor yanında yatan Mehmetçik kardeşleri. Diğer taraftan görev yaparken batan H.M.T. Transport "Royal Edward" taşıma gemisinde ölen kardeşler ve gene batırılan 'Southland' gemisindeki Thomas ve James SLOAN kardeşler var listede. Frederick James Adams ve Edgar Robert Adams – Frederic savaş meydanında ölürken kardeşi esir düşer ve esaret altında ölür.

İnsan düşünmeden edemiyor; acaba yine çocukluktaki gibi kim daha iyi yarışına giriyorlar mıydı? Ama sonuçta savaş onları ayırmamış birbirlerine daha sıkı kenetlenmişlerdir.

New Zealand Free Lance, 15 Aralık 1916 tarihli Yeni Zelanda gazetesinde bir haber ““Frank ve Herbert Bindoff, aynı top mermisi ikisini de öldürdü; 10 Ağustos 1915” .

Peki ya baba oğul VEITCH ; oğul 19 yaşındaydı. Mezarı bilinmiyor. Ne demeli? Ya ikizler? Dünyaya aynı anda gelenler ve aynı gün terk edenler... Ben ise istatistiklerin bu kadar acı sakladığını aklıma bile getiremezdim. Oysa istatistikler sadece matematiksel gerçekler değil midir?
İşte 4 kardeş; geri dönmeyenlerden, nasıl bir anadır ki 4 evladını savaşa yollar? 4 KEID kardeş, ikisi Çanakkale'de 2 si ise Batı cephesinde ölür. Bu nasıl bir korkudur... Dehşettir. 15 ve 17 yaşında aynı cephede ölen kardeşleri okuyorum bir başka notta...

Yüzbaşı Frank Statham ve Çavuş Clive Statham da Çanakkale'de ölen kardeşlerdir. Siperden yazan teğmen L G Wilson şöyle diyor: “ Biriliğimizin hemen tamamı yok olmuştu. Yüzbaşı ve Clive hemen yakınlarına düsen top mermisiyle aynı anda öldüler.” ( Kaynak: Auckland Weekly News November 4, 1915 sayfa 21). Aynı konuda yazan Charles Bean ise Story of Anzac Vol 2 (page 580 / 692) adlı kitabında bu kardeşlerin 9 Ağustos 1915 tarihinde Conk bayırında sabah 5 sıraları Anzak hatlarından atılan kendi Howitzer mermileriyle öldüğünü yazıyor.(Richard Stowers da aynı olayı yazmıştır Bloody Gallipoli The New Zealanders’ Story – pages 188 / 362.) ve kaynak olarak o anda orada olan Albay Meldrum (Wellington Mounted Rifles) gösteriyor.

Yeni Zelandalılar arasında ise 8 Ağustos 1915 muharebelerinde ölen 6 çift kardeşten ve 8/9 Ağustos Anafartalar muharebelerinde ölen 2 çift kardeşten bahsedilir.


Benim yaptığım araştırmalar sonucu; 1. Dunya savaşında, tüm cephelerde Avustralya Birliklerinde görev yapmış ve hayatını kaybetmiş 2,289 çift kardeş tespit edildiğini gördüm. Bunların arasında 42 baba oğul da dâhil. 151 aile ise 3 oğlunu kaybederken bu ailelerden 5 tanesi 4 oğlunu birden kurban vermiş. Buna ek olarak diğer İngiliz birliklerinde iki oğlunu birden kaybeden Avustralyalı aile sayısı 147. Ölenlerden en az 160 kardeş aynı günde, çoğunlukla aynı birlikte görev yaparken ölmüş. 2800 kardeş çifti Avustralya’nın savaş boyunca kayıplarının yaklaşık %10 u demek. Yani ölen her yirmi kişiden 2 tanesi kardeş idi.

Gelibolu’da ölen ve adı bilinen kardeş sayısı 217 çifttir. 2289 kardeşten ise en az 1 tanesi Geliboluda ölmüş ve gömülmüştür (Rothery, Elizabeth ve H N Rothery de birisi hemşire olan bir kız bir erkek kardeş buna dâhildir)
. İnsan düşünmeden edemiyor. Acaba “ kardeşimi koruyamadım” gibi suçluluk hisleri de doğuyor muydu?
İşte Atatürk sanırım bu anneler için söylemiştir meşhur sözlerini... Şaşkın, anlamsız ölümleri ana yüreğinin en derininde duyumsayan ANZAK analarına. Aklımda hep cevapsız sorular var ama Atatürk özetlemiş... “Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar!
burada dost bir vatanın toprağındasınız. huzur ve sükun içinde uyuyunuz.
sizler Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! göz yaşlarınızı dindiriniz! Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.".
Şüphesiz, ki böyle bir şeyi tarihin “ Yenilmez” denen en büyük armadası karşısında destansı bir savunma yapmayı başarmış, bununla birlikte yüz binlerce askerini kaybetmiş, "Çanakkale Geçilmez" sözünü hafızalara kazımış bir ulusun, tarihi savaşlarla geçmiş bir ulusun liderinden duymak ayrıca güzeldir.

Çile hamurunu genç yaşında yoğuranlardır Çanakalede şehit olanlar, ve bu tanımadığı topraklarda can verenler. Her biri bilinmez bir mezar şimdi. Ürpertici, ürkütücü, düşündürücü. Lav gibi fışkıran yüreklerin acısı bu, dile kolay ; dil hangi birine döner, yürek hangi birine katlanır? Ve kalem hangi birini yazabilir, yazsa da ne kadar ifade edebilir ki ?
Savaşlarla dolu tarihimizde baba oğul, kardeş ölümleri sık sık anlatılır. Hoş, kanları birbirine karışan herkes kardeş kabul edilir, Anadolu’da. Koca bir ailedir Anadolu.

Tek tek adlarını bilecek kadar istatistik elimizde yok ise de, Anadolu şehitlerinin kardeşliğini anlatan en güzel örnek Konya ziyareti sırasında Atatürk’ün başından geçen olaydır. “ Beşinci kez ziyarette ettiği Konya da kaldığı evin önü onu görmek isteyen meraklılarla dolmuştu. Halk arasında yaşı 60’ın üzerinde bir zat bahçe kapısının önünde beklemekte idi. İhtiyar eve girmek , Ataurku görmek istiyordu ama nafile. Nöbetçileri geçemiyordu. Bu esnada Belediye Başkanı köşke girmek üzere kapının önünde durduğunda ihtiyarın yalvarmasını duyuyor, arzusunu sorduğunda “Mustafa Kemal Paşa’ya iki çift sözüm var, ne olur kendilerine bu dileğimi bildirin”. Bunun üzerine Belediye Başkanı ihtiyarı da yanına alarak içeri girerler.
- Atatürk “buyurun oturun” der.

- Paşam bana Sedirlerli Hacı Hüseyin derler. Üç oğlum vardı, en büyüğünü Balkanlarda şehit verdim, ikincisi Çanakkale’de şehit oldu. Üçüncü oğlum kalmıştı. “Vatan tehlikede Mustafa Kemal asker istiyor” denilince onu da emrinize Vatan müdafaasına gönderdim. Dumlupınar’da şehit olduğu haberi geldi. Üç oğlum da Vatan uğruna şehit oldular. Helal olsun, Vatan kurtuldu ya… Yeter… Benimkiler gibi nice yiğitler bu vatan uğruna şehit oldu. Feda olsun. Şimdi sizden bir ricam var. Üç şehit oğlumun yerine size “oğlum” diye hitap edebilir miyim? Gazi Oğlumun alnından öpebilir miyim? Evladım” deyince, Gazi’de Latife hanım da derhal ayağa kalkıp, “Bizleri evlat olarak kabul etmenizden gurur duyarız babacığım” diyerek Sedirler’li üç Şehit Babası Hacı Hüseyin Ağa’nın elini öperler. Baba oğul olurlar. Gazi ile Hacı Hüseyin Ağa ertesi gün Hacı Hüseyin Ağa’nın eşi Akile Mine’yle tanışıp onu da “Ana” olarak ellerini öperler. Böylece ana oğul olurlar.( Kaynak: Cumhuriyetin 50. Yılında Konya, 1973 İl Yıllığı.)

27. Alay Komutanı Yarbay Şefik Bey anlatıyor: "Alayın mütemadiyen kayıp veren er ve subaylarının yerine, yine Biga-Gelibolu-Lâpseki kazalarının şerefli evlâtları alınıyordu. Böyle bir olayı tarih nadiren yazar. Yani kardeşi şehit olmuşsa, onun yerini kardeşi alıyordu. Şehit komşusunun yerine, komşu geliyordu. Baba yaralanmışsa oğul onun yerine geçiyordu. Yaraları tedavi olanlar ise gene cepheye dönüyordu. Alayımda Çanakkalelilerden sonra Orta Anadolu ve Karadenizliler vardı. Meselâ Karadeniz'in Ayancık Kazasından topluca gelip 27. Alaya katılanlar vardı. Hepsi de büyük kahramanlıklar göstermişlerdir."





Ölen yabancı askerlerin adlarını Lone pine, Helles memorial, Shell Green ve diğer mezarlıklarda bulmak mümkündür.

Kaynaklar:

1914-1918.invisionzone.com

http://www.1914-1918.net/brothersdied.htm

Lieutenant Stanley Evans
('The Gallipolian' no.76 Winter 1994, and from R. W. Walker's 'To What End Did They Die? - Officers Died at Gallipoli')

http://www.gallipoli-association.org/contentpage.asp?pageid=18


Australian War Memorial.